“Sözlerim ruh sağlığı yerinde ve içlerinde tek bir kişilik taşıyanlar için değil. Sözlerim benim gibi içinde binlerce ruh taşıyanlara...”

18 Ağustos 2014 Pazartesi

PAZARTESİ ŞARKISI #9

"it's just a cigarette..."



6 Ağustos 2014 Çarşamba

Bir gezgin şair: “Gérard de Nerval”


Bekleme beni bu akşam
Çünkü ak ve kara olacak gece...


Siyahın gezginiyim: her gün daha derine yanar akşamla caddede vebalı lambalar, bezgin, sıkıntıyla bakar herkes benzerine; redingotlarıyla mumya gibi otururlar iş yerlerinde, kahvelerde. Ve akar zaman. -Birden söner uzak bir yıldız gibi yaşaman- demek isterim, alımlı kadının birine.

Çünkü kanar “bir mezarda bırakılan aşklar”: Adrianne! Jenny! Yıllardır bakir bir dulum ben, avuntu bilmez. Nafileydi tüm yolculuklar o arayış: kara güneş içimdeydi zaten. Gittim harfin ve sayının bilinmez ucuna: Ölü yüzüm çekilmişti gecenin burcuna, korkmadım sokağa hapsediyorken kapılar.

Adoniram! Hançerle sınandı ustalığın ve açıldı gül gibi Toht Kitabı'ndaki giz: Herkes iki'dir. Ben kimin öteki adıyım? Söyle: Bulmak mıydı amacın ey yitik ikiz. “İçimizde bir oyuncu, bir seyirci yaşar” ve “akıl ürünleri delilikten de çıkar” kazıyınca pıhtısını o yıkık zamanın.

Melek gülümsemiyor artık öteki anam, çekil! Çünkü “siyah ve beyaz olacak gece”. Ulaşır mı yaralı hayvan gibi bağırsam sesim bencil, sevgisiz, muhkem ev içlerine? Onulmazım. Çağcıl kentin yabanıl yitiği. Tek giysim vebalı ışıklarla melankoli, bir redse kurtulmak bile istemem yazgımdan.

İki'yim: Yakalandım sokakta çırılçıplak ve giydirildim başkalarının sözleriyle. Ah! karanlığa giren görür beyazı ancak, hangisiyim? Biliyorum kimin gözleriyle? Ne yapsak silinmiyor ruhtan geçmişin izi yaşamak kadar ölüm de çağırıyor bizi, geçiyorum sokağı fenerle konuşarak...

Hem yaşamın imidir hem ölümün her fener...

Morg Kaydı
Giriş tarihi: 26 Ocak 1885
Adı, soyadı: Labrunie, Gérard de Nerval deniliyor
Cinsiyeti: Erkek
Yaşı: 47
Doğum yeri: Paris (Seine)
Medenî hali: Bekâr
Mesleği: Edebiyatçı
Giyim/eşya: Siyah ceket, siyah yakalık, gömlek, flanel yelek,
gri-yeşil pantolon, kızıl çoraplar, boyalı ayakkabılar, siyah şapka
Ölüm biçimi: Asılma
İntihar ya da cinayet: İntihar
Ölüm nedeni: Bilinmiyor
Gözlem: Morga kaldırılmadan önce tanındı.
“cesede edebiyatçılar derneği sahip çıktı”


ALTERNATİF YAYINLARA NASIL BAKIYORLAR?

Tüketeceksek de alternatif... “Neden alternatif yayınları tüketmeliyiz?” demiyorum artık. Bir avuç üreten bireyin ürünlerini tüketirken de alternatif yayınlara destek veren yerleri seçiyorum. Örneğin, İstanbul'da kimi yerlere elimde fanzinle gidip var olan dükkana bırakıp bırakamayacağımı sorduğumda verilen tavırı unutmuyorum. Küçük bir kıvılcam da olsa sonra o mekanları bir avuç dostuma da olsa ifşa ediyorum. “Benim payıma düşen, terk edilmiş merdivenlerden inmektir / ve ulaşmaktır bir şeylere çürüyüşte ve gurbette” diyen İranlı şair Füruğ Ferruhzad gibi Kadıköy veya Taksim'de terk edilmiş merdivenlerden inip, sahaflara geçiyorum. Kitabevlerine...

Kimisi Akmar'daki Sosyal Sahaf oluyor. Ve diyor ki, “Tabii ki fanzini bırakabilirsin”. Beyoğlu veya Kadıköy'deki 26A'lar gibi... Tanışıp, teşekkür ediyorlar... 6:45 örneğin. İkinci Yeni Kafe gibi uğranılması gereken yerler mesela. Her defasında destek oluyor. DeForm ya da Kontra gibi plakçılar gülümsemeyle alıyor yayınları. Akademik Kitabevi dostça bakıyor alternatif yayınlara... Tabii, mephistolar da. Bunlara ek olarak, Robinson Crusoe 389, İnsan, Kırmızı Kedi, Gon, Aziz Kedi Kitabevleri... Gaziantep'te Don Kişot diye bir kitabevi var misal. Her türlü desteği gösteriyorlar ve bize de dostça selam göndermek düşüyor.

Kimisi de “ya fanzinleri kabul edemiyoruz”, “karşı değiliz ama çok doldu ortalık” gibi tepkilerle cevaplıyor. Bu tepkilerle karşılaştığım İmge Kitabevi gibi yerleri bir tüketici olarak tercih etmiyorum artık. Kimi fanzinler mevcut kabul ediyorum fakat daha önce iki kez aynı cevabı verdiler. Ayrıca Fenerbahçeli arkadaşların çıkardığı Vamos Bien fanzini için de benzer tepkiyi gösterdiklerini hatırlatalım. Medya sosyalse, sosyal medyanın da gücüne güveniyorum!


İleride “Selçuk Yula” var!


Bu dünyadan bir “Selçuk Yula” geçti...
(8 Kasım 1959 - 6 Ağustos 2013)




31 Temmuz 2014 Perşembe

Fanzin: “Dog Juice”


Bundan tam 14 sene önce belleklerde önsözü yazılmış bir fanzin, Dog Juice.

İki arkadaşın yıllar önce bir konuşmasında geçen “aslında kalıplaşmış isimlerden birini vermek yanlış olur müziğime; ama eğer bir isim vermek isteseydim "dog juice" diye adlandırırdım herhalde...” sözlerinin bir yere not edilmesiyle inşa edilmiş bir fanzin İstanbul'da 2014 Ağustos'unu serinletmeye hazırlanıyor.

Geçtiğimiz ay İstanbul'a gelen istismar sinemasının aranan yönetmeni Abel Ferrara ile bir tuvalet köşesinde daha önce hiç konuşulmayanlar, Lars von Trier, Thomas Vinterberg gibi yönetmenlerin başını çektiği “Dogma manifestosu”nun Danimarka'yı yeniden keşfi, Lynchian fantezileri, Lou Reed ve Andy Warhol'a saygı duruşu, Amerika'da punk hareketini üstlenen ”The Kominas” grubu, Beat Kuşağı efsanesi şair Gary Snyder, kült roman Trainspotting'in yazarı Irvine Welsh'in analizi, Bad Religion, Alien Kulture, ”cool” şiddet, Emil Michel Cioran, Emile Ajar kostümlü Romain Gary, Hakan Günday, Bryan Roy Turcotte, Jim Jarmusch, Bertolt Brecht ve daha fazlası ilk sayıda Dog Juice fanzinin konukları...

NERELERDE?
Kadıköy: Mephisto, 6:45 Dükkan, İkinci Yeni Cafe, Akademi Kitabevi, Fanzinlik, 26A Cafe

Taksim: Mephisto, 26A Cafe, Robinson Crusoe 389, DeForm Müzik, Kontra Plak, İnsan Kitap, Kırmızı Kedi, Gon, Aziz Kedi

14 Temmuz 2014 Pazartesi

“Ruh hep aynı!”


Edebiyatın içindekiler kısmı sloganıyla yayın yapan aylık edebiyat dergisi Peyniraltı Edebiyatı, Dahke'den Oğuz Kayra'ya konuk oldu.

İlk olarak en baştan başlayalım. Peyniraltı Edebiyatı oluşumu nasıl başladı ve derginin ismine nasıl karar verdiniz? Edebiyat Dergisi çıkartma fikri ilk olarak sadece bir kişiye mi aitti? Yoksa bu fikri edebiyata meraklı olan ve birbirini tanıyan arkadaşlar mı hayata geçirdiler?
Daha önce çeşitli dergi ve fanzinlerde yazıyorduk hepimiz ancak daha uğraşılmış ve daha kendimiz gibi olan bir şey yaratmak istedik. Çoğumuz birbirimizi dergilerden ve bloglardan tanıyordu ama sonradan işlerini beğendiğimiz yeni arkadaşlar da katıldı ekibe. Dergi çıkarmak, dergi olmak sorumluluk ve zaman isteyen şeyler ve birilerinin bu görevi alması gerekiyordu. Derginin ismine de şöyle karar verdik; şu ana kadar çıkan/çıkmış edebiyat dergilerinde hep kitap, kalem, defter gibi şeylere atfedilen isimler kullanılmıştı. Biz “Ne kadar absürd olabiliriz?” diye düşündük, aslında çok fazla alternatif arasından seçmedik bunu. Ben Peyniraltı Edebiyatı olsun mu, dedim. Olsun, dediler.

Derginin ilk zamanlarındaki yazar kadrosu zamanla nasıl şekillendi? Aranıza devamlı olarak katılan isimler ilerleyen sayılarda oldu mu?
İlk sayıda dokuz on kişi olan ekip, beşinci sayıya doğru 30 kişiye dayanmıştı. Bu koordineli çalışmayı daha mümkün kılsa da döngüyü sınırlayan bir şeydi. Her sayıda aynı isimleri görmek benim için de okur için de sıkıcı bir durum. Geçen yıl Eylül ayında dergide bir ayrılma yaşandı ve on dört kişi kaldı ekipte. O zaman dergide artık ekipleşmekten çok tamamen farklı isimler üzerinden ilerleyen bir yapıyla devam etmesine karar verdik. Emin olun bu daha kolay ve güzel oldu bizim için. Ama elbette yazılarını beğendiğimiz kişilerle –kadrolaşma olmadan- düzenli olarak yazı alıyoruz, ilişkilerimizi devam ettiriyoruz. Bu böyle devam edecek bir süreç şimdilik.

15 sayılık maratonda, ilk sayı ile son sayı arasındaki farklar nelerdi? Bu noktaya gelene kadar ne gibi tecrübeler ve sorunlar yaşadınız?
İlk dört sayıda gerçekten çok amatördük. Çünkü iş güzel öykü yazmak, güzel inceleme yazmakla bitmiyor. Bilmediğimiz bir çok işi öğrendik. Matbaada kağıdın kalitesinden Türkiye’nin herhangi bir yerinde dağıtım yaptığımız kitabevinin adresine kadar o güne kadar umrumuzda olmayan şeyler girdi hayatımıza. Ancak beşinci sayıyla birlikte –ISSN alıp resmi bir dergi olduğumuz sayı- artık neyin nasıl yapıldığını biliyorduk. İnsanlar ve kurumlarla yaşadığımız sorunlar oldu. Ekipten ayrılanları bir kenara bırakayım artık, gönderdiği yazıyı yayımlamadığımız için bize düşman olan arkadaşlar dahi oldu. Bunun dışında aylarca ödeme alamadığımız kitabevleri de bambaşka bir sorun. İlk ve son sayı arasında içeriğin kalitesinden başka bir fark göremiyorum ben. Ruh hep aynı. Açıkçası dergi yönetimi olarak ilk sayının, yani Albert Camus sayısının yeri çok ayrı bizde. Bu yüzden birinci yıl sloganımızda onun “Bence bir”ini “Bizce bir” diye değiştirip kullandık.

Dergiyi okuyanların ve benim de merak ettiğim bir diğer soru dergiyi hazırlamadan önce her ay bir yazar seçip, o sayıyı seçtiğiniz yazara ithaf ediyorsunuz. O ay seçeceğiniz yazarı belirlemek dergide nasıl işiyor?
Aslında bu en keyifli iş bizim için. Sevdiğimiz yazarlara ithaf ediyoruz. Bazen sohbet ederken çıkıyor bu isim, bazen de kütüphaneme bakarken görüyorum ve bunu yapalım diyoruz. Yazarı seçtikten sonra incelemeler ve kapak için de aramızda dağılım yapıyoruz ya da bu konuda söyleyecek daha fazla sözü olan, bizden daha tecrübeli bir yazardan istiyoruz bu incelemeyi.

Seçeceğiniz yazarları okuyucuların seçmesine de imkan tanıyacak mısınız? Yoksa "biz yazarları kendi aramızda seçeriz" mi diyorsunuz? Daha önce de belirttiğim gibi eğer o ay dergide yer vereceğiniz yazarı okuyucuların belirleyeceği bir sayı olursa tüm grubu toplayıp Jack Kerouac sayısı için yürüyüş yapmayı planlıyorum. :)
Dediğim gibi yazar seçme olayı anlık bir şey. Ama aylık bir dergi olmanın zorluğunu düşünürsek okurun bizi ters köşe yapmasına da izin veremeyiz gibi geliyor. Geride bıraktığımız 15 sayı için konuşursam, sanırım sadece Türkiyeli yazarların azlığı üzüyor beni. Bu konuya daha fazla eğileceğiz sanırım ilerki sayılarda. Jack Kerouac’ı severiz, Beat’ten ötürü. “Neden olmasın?” diyeyim bu soruya.

* Röportaj, Peyniraltı Edebiyatı dergisinden Selim Bektaş ve Gamze Yeşildağ ile yapılmıştır.