“Yaptıklarımız, daha çok eski alışkanlıklar. Konuşmalarımız, elli kelimelik bir bulmaca. Çok fazla tanıdık hayatı. Şimdi kusma zamanı!”

23 Mayıs 2013 Perşembe

Satır arası notları #006



Victor Hugo'ya sormuşlar: 'Bugüne dek aldığınız en büyük ödül, sizi en çok sevindiren iltifat hangisiydi?' Büyük yazar şöyle demiş: 'Karlı bir kış gecesiydi. Eş dostla yiyip içmiştik. Mesafe kısa diye, evime yürüyerek dönüyordum. Fena halde sıkışmıştım. Hızlı adımlarla, malikanemin bahçe kapısına vardım. Kilitliydi. Var gücümle uşağıma seslendim: 'İgooooooor!' Defalarca haykırmama karşın İgor'un beni duyduğu yoktu. İdrar torbam Atlas Okyanusu büyüklüğüne ulaşmıştı. Altıma kaçırmak üzereydim. Yaşlılık işte. Çaresiz, bahçe duvarına yanaştım, etrafa bakındım, görünürde kimse yoktu, pantolonumu indirdim ve su dökmeye başladım. Tam o sırada arkamda bir at arabası durdu. Arabacı nefret dolu bir sesle 'Seni haddini bilmez, buruşuk piç kurusu! Orası, Sefiller'in yazarı Victor Hugo'nun evinin duvarıdır!' dedi. İşte, hayatımda aldığım en gurur verici ödül, bu sözdü.'

• “Kültür, doğanın yarattıklarına karşılık, insanoğlunun yarattığı her şeydirKarl Marx.
Benim için kültür; Van Basten'i seyretmektir!Diego Armando Maradona

• “Zeugma nerede?” sorusuna “Zeugma kaçmıyor, semaverde çay hazır, buyrun içelim” diyen ve hep anlatılan güzel Anadolu bir insanı ile tanıştık. Yollara düşmüşken, adres ararken kendimizi Nizip ilçesinde bir bahçede çay içerken bulduk. Çok sevindik, o anlatılan güzel insanlarla oturduğumuz için. Güzel insanlar halen var...

• “Hayat yoktur” dedim geçenlerde bizimkilere. Bunu size matematikle açıklayabilirim dedim. Unuttum matematik özürlü olduğumu. 10 senedir ezberlediğim ve benimle gittiğim her yere gelen o sihirli cümleleri tekrarladım. Usul usul: “İrrasyonel sayılar varken bir sayıdan sonra diğer bir tam sayı nasıl gelebilir? Eğer 1'den sonra virgül konursa ve bunun da kıçına sonsuz sayı konabiliyorsa 2 nasıl gelir? İşte! Soru bu! Yanıtsız bir soru bu... İşte matematiğin hatası! Hepsi tama yaklaşır ama varamaz... Demek ki 1,99999...9'u bize 2 diye yutturmaya çalışan bir dünyanın çocuklarıyız ve dünya da aslında tam gibi görünürken bir irrasyonel harikası... işte bunun için hayat yoktur.

• Firik pilavı. Highly reccommended!

• “Bir insan her zaman bir hikaye anlatıcısıdır; kendi hikayeleriyle ve başkalarının hikayeleri ile çevrili yaşar. Başına gelen her şeyi onlar aracılığıyla görür ve hayatını anlatıyormuş gibi yaşamaya çalışır” diyen bir bunak ne kadar haksız olabilir ki?

• Sitenin sağ tarafına parsellediğimiz “kabinde dönenler”deki parçaları Kıbrıs'ta yakaladığımız Niki Belluci'ye seçtirmiştik. Bilenler bilir ! Yaklaşık 9 ay aradan sonra güncelledik. Bu kez Kadıköyümüzün efsane DJ'lerinden Eray Caka sizin için seçti.

• “Dünyanın en eski mesleği fahişelikse, dünyanın en eski hayal kırıklığı da aşktı...

• “Hepimiz aynı televizyon programlarını izliyoruz,” diyor Dudak. “Radyoda aynı şeyleri duyuyoruz, birbirimize aynı şeyleri söylüyoruz. Hayatın hiç sürprizi kalmadı. Hep aynı şeyler olup duruyor. Tekrarlar.” Deliğin içindeki kırmızı dudaklar “Hepimiz aynı televizyon programlarıyla büyüdük. Sanki hepimize aynı suni hafızadan takılmış. Çocukluğumuzla ilgili hiçbir şey hatırlamazken, komedi dizilerindeki ailelerin başına gelenlerin hepsini gayet iyi biliyoruz. Hepimizin belli başlı hedefleri aynı” diyor. Dudaklar “gelecek parlak değil” diyor. “Çok yakında aynı anda aynı şeyleri düşünmeye başlayacağız. Mükemmel bir uyum içinde olacağız. Senkronize. Birleşmiş. Eşit. Kati. Karıncalar gibi. Böcekler gibi. Koyunlar gibi.”

• “Eğer kimse izlemiyorsa, herhangi bir şey yapmanın çok anlamsız olduğunun farkına varıyor insan.” / Chuck Palahniuk

• Beşiktaş için teknik direktör adayım Lucien Favre. Gelme ihtimali çok düşük, o ayrı tabii.

“Ödüllü dünya demedim Murat, ölümlü dünya.” / Murat Menteş'in dedesi, 1981

• Ne kadar gariptir, seneler evvel İngiltere'de birinin bir kağıda dokunuşunun şimdi bir insanı mutlu etmesi...

• Aynada izi kalmış eliyle birini çekti. Askısıyla beraber. Askıyı soyup arkasındaki yatağa fırlattı. Gömleğin içine yavaşça girdi. Ve kendini içine düğmeledi...

• “Her şey zehirdir. Mühim olan dozdur” demiş Paracelsus.

• İlk gurme yazımızı okudunuz mu? Gaziantep'i yazdık. Sadece baklavasını, kebabını değil ara sokaklarını çok beğendik tarih kokulu şehrin.

21 Mayıs 2013 Salı

"Çok Yemek Yiyenler Kulübü" sunar: Gaziantep mutfağı



Yan odaya gitmeye bile gitmeye üşenen fakat yemek denilince kahvaltı için kilometrelerce öteye gitmekten haz alanların varlığıyla kuruldu "Çok Yemek Yiyenler Kulübü". Arkadaşları ara sokaklarda müze tabelalarına odaklanırken, tek kişinin ancak gireceği bu sokaklarda mide seslerinin doyumsuz fonuyla "ne yiyelim lan?" sorusu manifesto edilerek bulundukları şehrin tadlarına kavuşma arzusunda olan bu kulüp üyelerinin her biri yemek masalarının mösyösü, her biri adeta Vedat Milor. "Gel mon ami beraber götürelim bu yemekleri, ardından da şarapları çakarız" söz öbeklerinin havada dolaştığı kulübün üyesi olmanın tek şartı yemek yemeyi sevmek. 1861 yılında "Yemek yiyen adamdan zarar gelmez" sözü ile dillere pelesenk olan Erkan Köşüm'ün gönül üyesi olduğu bu oluşumun ilk gezisinin ilk yazısını gururla sunarız:

Van'ın Çatak ilçesinden birkaç kişiyle birlikte yola çıkarak kendimizi Gaziantep otobüsüne atıyoruz. Antep'e giderken otobüste bilimum Vedat Milor videosu ile dersimizi çalışıyor, tweetler arasında hatim indiriyoruz. Van'ın merkezinden bindiğimiz otobüs Edremit ve Gevaş semalarına doğru ilerlerken günbatımının eşsiz manzarası ile karşılaşıyoruz. Tatvan, Bitlis, Batman, Diyarbakır ve Şanlıurfa gibi şehirlerinin güzellikleri arasında Gaziantep'e varıyoruz.

Kahvaltı için adres, Orkide Pastanesi. Fıstık ve katmerin buluştuğu hoş bir yiyecekle güne başlıyoruz. Tabii çevremizde ciğerle güne merhaba diyenlerin olduğu bir şehirde bu yiyeceğe kalori canavarı gözüyle bakmamak gerekiyor. Antepçe'de kurabiye demek olan, Halepli ustaların Anteplilere öğrettiği "kahke"yi yerinde denemek için yıllarca beklemiştik.



Her ne kadar kulübün misyonuna ters düşse de buraya kadar gelip, müzeleri gezmemek olmaz diyerek soluğu muhtelif Antep müzelerinde alıyoruz. Emine Göğüş Mutfak Müzesi, Zeugma Mozaik Müzesi, Bayazhan Kent Müzesi, Gaziantep Kalesi görülmesi gereken başlıca yerler... "Dünya Müzeler Gününe" denk gelip müzeleri beleş gezmemiz ise tamamen bir tesadüf. Almacı Pazarı, Bakırcılar Çarşısı, Zincirli Bedesten ve bir mağaradan kafeye dönüştürülen Mağara Kafe'yi de görmeseydik üzülürdük doğrusu.



Gaziantep ve kebap denilince akla gelen ilk yer, İmam Çağdaş. Her ne kadar turistik ve seri üretim eleştirileri yapılabilecek olması kuvvetle muhtemel olsa da, yılda birkaç kez gidilmesinin farz olduğu, cenneti müjdelediği söylenir.

Fındık Lahmacun: 6/10
Ali Nazik: 9/10
Soğan Kebabı: 10/10
Baklava: 10/10
Halil Usta: Türkiye'nin en iyi kebabı
Aşina Kebap: 9/10



İmam Çağdaş'ın baklavası yeryüzünde eşine ender rastlanılacak türden. Mutlaka tadılmalı. Arkadaşlara ayıp olmasın diye garson beyciğimden özel rica ettim, tuvalete gidiyorum bahanesi ile kalkıp yapıldığı odada birkaç tane daha tükettim. Yalnız İmam Çağdaş'tan daha iyisini yine sadece Gaziantep'te bulabilirsiniz: Koçak Baklava. İmam Çağdaş'ın sayılı kalfalarının buluşmasıyla oluşan Koçak Baklava'nın şehirdeki en ünlü baklavacı olduğunu İmam Çağdaş çalışanlarına söylediğimde onlar bile inkar edemediler. Zeki İnal'ın şöbiyeti de şehrin -bizce- en iyisiydi. Gurmelerimizden Aslı Tanışman'ın önerisi: "Baklava ile İtalyan Muscata şarabını birlikte tüketin, nirvanaya ulaşın".

Koçak Baklava: 11/10



1635 yılından beri faaliyet gösteren Tahmis Kahvesi, Türkiye'nin en eski kahvehanelerinden. Yabani bir Antep fıstığı türünden elde edilen Menengiç kahvesi mutlaka denenmeli. Gurmelerimizden Aylin Tunçbaş'ın önerisi: "Antep'e gidip de 400 yıllık bu yapıdan kahveyi denemeden dönmemek lazım."

16 Mayıs 2013 Perşembe

"Beyler..."



Bir "12 Mayıs" sabahı son kez sarıldı annesine ve sonra hiçbir sabah annesinin elini öpemedi.
Ve hiçbir zaman düşünemezdi öpemeyeceğini.

11 Mayıs gecesi son kez üzerini örttü babası, bir öpücük kondurdu alnına, okşadı.
Üzerini babasının toprakla örteceğini hiç düşünemezdi.

Gitme, dedi kız arkadaşı. Gideceğim ve yine geleceğim sana dedi.
Bilemezdi onu bir kez daha göremeyeceğini.


* * *

Burak Yıldırım... Ömrüne Fenerbahçe'yi sığdıran insan... İçimizden biri... Ben, sen, biz...
Pazar kahvaltısından sonra son kez yer alacağı tribününde, omuz omuza olduğu arkadaşlarının yanındaydı.
Sonra bir daha arkadaşları hiç karşılayamacaktı onu.
Oysa nice maçlar oynanacak, hep bir eksik olunacaktı.

* * *

Bir annenin eve dönecek çocuğunun yerine cenazesini karşılamasının hiçbir önemi olmadığı bir ülkedeyiz. Acının olduğu, ateşin düştüğü yerde kaldığı renksiz bir dünya. Bir süre sonra değil varlığı, yokluğu bile unutulacak bir insan. Geriye kalan bir acı. Bir anne.

Hazırdı herkes unutmaya. Utanmadan halen çıkıp ekranlarda boy gösterip yorumlar yapmaya. Ölümün olduğu yerde daha ciddi bir şeyler olabiliyormuş demek bu ülkede. Kalkıp bağırası geliyor insanın. "Beyler... Bir insan öldü" diye. Anlamakta zorlananların kulaklarına çığlık olası geliyor insanın. Artık yeter.

* * *

Mürekkep israfından başka bir şey olmayan, okuduğum ve yazmayı öğrendiğim güne lanet etmemi sağlayan medyayı geçtim... Akbabaları düşünmüyorum... Taraftarı olduğu kulüpten hiç kimsenin "son" yolculukta olmamasından dert yakındık. Bunu bile kabullenebilirim...

Fakat beyler... Biz... Tribünü, deplasmanda olmayı, hiç kimselere anlatamayarak yaşadığımız sevdamızı bir hayat felsefesi olarak gören bizler... Tribünde olduğumuz, içimizden birini kaybettiğimizde herkesin bundan pay çıkarması gerekliliğini unutmayalım. Elimizi vicdanımıza götürerek, 19 yaşında bir genci toprağa bıraktığımızı hatırlayalım. Artık prim vermeyelim etrafımızda seni, beni kullanarak gündemle oynayanlara. Bir insanın öldüğünü unutarak futbol yorumu yapmakta abes görmeyenlere...

Beyler... 19 yaşında bir genç. Bir futbol takımını sevdiği için yaşama hakkı elinden alındı. Bir anne, bir baba... Futbol nedeniyle ikinci kez çocuğunu kaybetti. Ama bu ülkedeki herkes ise insanlığını...

15 Mayıs 2013 Çarşamba

İsimsiz Canavarlar



"Yazmak, yaşanmamış hayattan intikam almaktır." Orhan Pamuk
Galatasaray, Kadıköy'e geldi. Türkiye Ligi'nde "şampiyon" unvanını alarak. 12 Mayıs 2013 tarihli bu maç bir anda "puan" anlamında değerini yitirdi. Fakat unutmuştuk, gazozuna da olsa sarı-lacivert ile sarı-kırmızının yan yana gelmesinin bu ülkede bir "savaş" değeri taşıdığını. Peki nasıl oldu da bu hale geldi? "O kadar çok mürekkep israfı var ki dünyada! Okumayı ve yazmayı öğrendiğim güne lanet ediyorum" diyen roman karakteri ne kadar haklıymış oysa. Ülkemin balık hafızalı medyası yine kendini "ak" ilan etti. Yöneticiler, topu yine "holigan" kisvesi altında suçu belli bir zümreye attı. Ülkemin en büyük iki futbol takımının kaptanları belli bir süre sonunda dostluk pozları verecek olmasına rağmen sahada birbirlerine girerek sözüm ona "daha iyi Fenerbahçeli, daha iyi Galatasaraylı" oldu. Dünyanın en önemli topçuları bir anda karşı takım aleyhlerine demeç vererek bir kez daha sordurdu bizlere, nasıl başarıyoruz diye? Hepsini bu hale getirmeyi.

"Sen takımını ne kadar sevdiğini ancak karşı taraftan ne kadar nefret ettiğinle tarif edebiliyorsun ya çocuk... İnan eskiden böyle değildi..." Bülent Timurlenk
"Diğer" olan her şeye karşı hissettikleri nefret kokteyli duygularıyla yarattıkları ortamda kendilerini haklı görenlerin, her şeyin de sahibi olduğunu düşünmeleri için birçok raddeleri vardır. Aidiyeti oldukları renkleri severek değil, karşıtlıklardan nefret ederek kulüplerine daha çok bağlı oldukları sananların futbol bayramında!, suçlular çoktan ilan edilmişti: "İsimsiz Canavarlar..." Onlara göre, yeri geldiğinde endüstriyel futbolun gereği müşterileri, yeri geldiğinde ise gestapo düzenleri gereği sorgusuz idam edilecek canavarlar... Bir çocuk saflığında geçtik televizyon karşısına, dinledik hepsini. Hepsi sütten çıkmış ak kaşıktı. Dinleyip, inanmak zordu. Üstadın dediği gibiydi. "Anlatmak ve uydurmaktan daha zordu. Olağanüstü bir saflık isterdi. Kulak ile beyin arasında tertemiz bir yol isterdi."

Gencecik insanları provake ederek, ölümlere sürükleyenler salyalar eşliğinde demeçlerini verirken "ölüm" karşısında çekildiler köşelerine. 20 yaşında bir insan. Ömrünü sevdiği kulübe adayan. Gazetelerde birkaç satırla yer aldı. "Bir Fenerbahçe taraftarı" olarak. Sonra acı yerinde, ateş düştüğü yerde kaldı. Hayatını adadığın kulüpten bir kişi son yolculuğunda yoktu. Var olan deplasman otobüsündeki arkadaşın, tribünde omzunu yasladığın yoldaşındı. Bu olay, gerçeğin hayal ettiğimle aynı olamayacağını, hayalimdekilerin gerçek dünyada asla yerlerinin olmayacağını anlamama yardımcı oldu. Ya da raflardan beynimize düşen satır aralarındaki gibi daha anlayamamıştık, sonunda ölüm olan hayatta mutlu sonun mantığa aykırı olduğunu.

"Bugün televizyonda ölenler biz değildik. Ne güzel!" Hakan Günday
Neden bu kadar içi boş bir toplum olduğumuzu, ateşin neden düştüğü yeri yaktığını anlamak için sadece yaşamak gerekir. Reyhanlı'da yaşananları protesto eden tribünlerin sesini "kısmaya" çalışan, onları iktidara hedef göstererek vurmaya çalışan insanlar için bir sene kadar önce aynı "sözlü" eylemleri için kullanılacak cümle basitti: "Büyük Fenerbahçe'nin Büyük Taraftarı!" Çağlayan'da sabahlayan insanlar o zaman büyüktü. Ülke elden gidiyordu. Bugünse hesaplar farklıydı. Yaşanan her şeyden, "House of Cards" bölümleri çekilirdi. Dizinin "Frank Underwood"u, Kevin Spacey'in "I pray to myself for myself" sözünü yaşam felsefesi adledenler varmış. Bilemezdim.

» immo guitti

6 Mayıs 2013 Pazartesi

PAZARTESİ ŞARKISI #5

“Urge Overkill - Girl, You'll Be A Woman Soon”



4 Mayıs 2013 Cumartesi

Masist Gül



Gazeteden kesilmiş bir başlık özenle yapıştırılmış: 'Tuvalette bir aylık çocuk bulundu'. Gerisi kötü bir el yazısıyla devam ediyor: 'Adı kaldı Hela Faresi. Büyüdüğünde adı: Kaldırım Kurdu, Kaldırım Fahri. Dünyanın en büyük kabadayısı, en çevik, en kuvvetli adamı, doğuştan şair, halterci, kahırkeş, hapçı, esrarkeş, ispirtocu, vs. Hayatında hiç kadın yoktur. Tek dostu kendisi gibi güçlü Aynalı Celâl (Adanalı), Zengin zorbalardan haraç alıp yoksullara para dağıtan, dünyanın en mert ve sadist insanı... Tesbihi 2 kilodur. ALLAH ONUN ÇEKTİKLERİNİ BİR TAŞ PARÇASINA ÇEKTİRMESİN.'

Bu satırlar el yapımı bir mecmuadan, 1905 ile 1972 yılları arasında geçen Kaldırım Fahri'nin maceralarının anlatıldığı el yapımı bir çizgiromandan. Siyah tükenmez kalemle tek tek çizilmiş kareler, imla hataları dolu konuşma balonları, fakat sararmış yapraklarda derhal sizi içine alan bir gizem, hayranlık uyandıracak bir yaratıcılık...

1947-2003 yılları arasında yaşayan ve Kaldırımlar Kurdu'nun altı bölümlük maceralarını 80'lerin başında yazan ve çizen Masist Gül, 300'den fazla filmde oynamış bir oyuncu.