“Sözlerim ruh sağlığı yerinde ve içlerinde tek bir kişilik taşıyanlar için değil. Sözlerim benim gibi içinde binlerce ruh taşıyanlara...”

15 Nisan 2014 Salı

Alain Resnais (1922-2014)



Bir yönetmen olarak izleyiciyi şaşırtmaktan keyif alıyorum, tıpkı bir izleyici olarak şaşırtılmaktan hoşlandığım gibi. Ve malum, bir yönetmen kendi filminin ilk izleyicisidir.

Alain Resnais, 91 yaşında Mart ayında öldüğünde hafıza artık “geçmişin yapraklarıyla gerçekliğin katmanlarının tekabül etmesini sağlayan bir zar” haline gelmiştir.


“İnanıyorum buna!”



Dinle aşkım
Dün gece ansızın şöyle bir karma çıkardım
Kalede Zubizeretta
Sağ bek; eski Fenerli oyuncu Vişnevski
Sol bek; Vander Kerkof
Stoper; Ohen
Orta saha çeşitli kişiler
ki bilirsin fazla önem vermem
Orta sahaya da orada oynayana da
Güler geçerim “orta sahanın bel kemiğiyim” diye övünüp duranlara


Neyse devam edelim sağ açık, Van Basten
Sol açık Bekım
Forvet Lefter Küçükandonyadis
Dün gece hiç beni düşünmedin mi?” dercesine
Bükme boynunu çiçeğim
Bir Reykat'ı düşündüm, bir seni düşündüm
Bir Müller'i düşündüm, bir seni
Ama dersen ki “hep beni düşün
Yemişim Popeskusu'nu Kempesi'ni
Hep düşünürüm seni
Fakat sen de bil ki aşkım
Aynı aşkımız gibi bu karmanın da
Karşısında kimse duramaz
İnanıyorum buna
Ve aşkımıza
Ve sana...


8 Nisan 2014 Salı

Güzel anlatılmış bir hikayeyle gerçek arasındaki fark // Smoke (1995)


Arkadaşlarla kadınlar ve puro hakkında felsefi bir tartışma yapıyorduk. Smoke / Bir Harvey Keitel düpliği

Harvey Keitel'in asla bıkmadan izlenebilen bir başka performansı Auggie'nin Noel öyküsünün aslını gazetede görebiliyoruz. Roger Goodwin isimli bir soyguncunun fotoğrafı, Paul'un evine giren ve Thomas'ın peşinde olan ikiliden biri. Auggie'nin hikayesinin başında cüzdanını bulduğu çocuğun ismi de bu, öyle söylüyor. Esasında bu gülümsemelere gebe hikayenin her kıvrımı, her parçası Auggie'nin filmin başından beri şahit olduğu tüm açmazların, sıkıntıların, huzursuz insanların bir yansıması, tüm bunlardan besleniyor ve kendi gerçeğini yazıyor. "Doğru" denilen can sıkıntısına, sıkıntılara bir kurtuluşa yakışır iç çekiş, derin nefes armağan ediyor. Hayatın ona sunmadığı mutluluk öyküsünü kendisi çiziktiriyor sayfasının bir köşesine ve bunu yakın dostu Paul'e bir sır olarak sunabilecek kadar benimsiyor. Peki nedir esas fark eden, bunun Auggie'nin o an uydurduğu, gördüklerinden toplayarak bir yazar gibi oluşturduğu, yaşanmamış bir öykü oluşu mu, yoksa ondan geriye bu öykünün sigaranın dumanı misali kalacağı ve o anı kendisi ve paul için özel kılacağı mı. Güzel bir öyküye tanıklık ettiler. Yaşanmış ya da yalan, ne fark eder. Şimdi de bu öykünün varlığı ve onun ikisinin beyninde edindiği yer gerçek. Bu da onu insan için gerçek yapmaya yeter.



Auster'in New York üçlemesinden en fazla ilgimi çekmiş olan Ghosts'ta değindiği donmuş genç baba öyküsüne bu filmde de rastlamak güzeldi. Bunun yaşandığına dair paul gibi mi yoksa Thomas gibi mi düşüneceğiniz size kalmış. Hayatını uydurma özgeçmişler ile insanların önüne koyan Thomas'ın bu hikayenin uydurma oluşunun üzerine kafa yorması kendi çelişkisine dönüşüyor. Peki Thomas neden mutluluğa yalnızca gerçeği söyleyerek ulaşıyor, uydurduğu öykülerin ona bir faydası olmuyor mutluluk ereğine ulaşmak adına? Basit. Çünkü o Auggine'in yaptığı gibi istediği mutluluğun gerçeğini yaratıp onun içinde oynamıyor. Gerçekten istediğinden kaçarak istemediği rolleri yazıyor kendine. Uydurma öykülerin gerçeğe dönüşmesinin ön koşulu öyküdeki rolünü sevmekten, benimsemekten, ondan gocunmamaktan geçiyor. Oysa thomas için babasının ailesine uzaktan bakan bir çalışan olma rolü eziyetin kendisiydi. Bazen yapmak gerektiği gibi kabullenerek mutluluğa yaklaştı o da, yalan - yani içten gelmeyen - hikayelerden vazgeçti.

Finale Tom Waits'ten iyisi olmazmış.


27 Mart 2014 Perşembe

Deha ile fiyaskoyu dans ettiren adam: “Andy Warhol”



Asıl adı Andrew Warhola'dır. Çocukluk yıllarında hayatını şekillendirecek olaylardan birisi ailesinin yoksulluğuydu bir de buna inşaat işçisi olan babasının ölümü eklenince ailece çok büyük yoksulluk çekmişlerdi. Bir diğer sorun da 'St. Vitus Dance' yani "Aziz Vitus Dansı hastalığına" yakalanmış olmasıydı. Bu hastalığa yakalananlar nöbet geldiğinde sallanarak dans etmeye başlıyor ve uzun süre bu şekilde hareket ediyorlardı. Bu hastalık fiziksel anlamda etkiler bırakmıştı küçük Warhol de lekeli solgun teni, fırça gibi açık sarı saçları ve çelimsiz vücudu dikkat çekiyor ve arkadaşları tarafından sürekli alaya maruz kalıyordu. O da annesinin hediye ettiği boyalı kalemler ve defteriyle odasına çekilip saatlerce çizimler yapıyordu. Tek bir hayali vardı çok ünlü ve zengin olmak bunun ilk adımı olarak Carnegie Teknoloji Enstitüsü'ne gitti ve 1962 yılında buradan mezun olarak Vogue ve Harpar's Bazaar dergilerinde çizmeye başladı. Bu dönemle "tüketmek için tüketmenin" damga vurduğu yıllardı ve kendine ait Factory yani 'Fabrika Atölyesi'ni kurdu. Burada yardımcılarıyla birlikte sürekli üretim moduna geçmişti.

Küçük yaşta yaşadığı sorunlar onu dengesiz ve şirret bir ruh durumuna sokmuştu. Bu yüzden arkadaşları ona Drakula ve Sindirella'nın karışımı olan "Drella" adını vermişlerdi. Katolik olmasına rağmen eşcinselliğini saklamamış belki fakirlikten geldiği için belki dini açıdan kendini fakirlere yardıma adamıştı.

Pop art'a tüketimin sanatı adını vermiş ve The Philosophy adlı eserinde "para kazanmak sanattır, çalışmak sanattır, iyi bir iş çıkartmak en iyi sanattır" demiştir. Ünlü sözü “bir gün herkes ünlü olacak” lafı büyük tepki toplamış bir diğer açıklamasında “bir gün herkes 15 dakikalığına ünlü olacak” demiştir. En büyük zevklerinden birisi de yüzlük banknotları poşete koyup alışverişe çıkmak olan Warhol, kalp krizi sonucu hayata gözlerini yummuştur.

“Warhol şöyle söyler: Sanat vardır (belki), ama ben buna inanmam. ve buna inanmadığım için ben en iyiyimdir. Bu, ne kendini beğenmişlik, ne de reklamlardaki kinik tutumdur. Bilinmezcinin mantığı budur. cinselliğe inanmaz, cinsellikle hiçbir ilgisi olmayan cinsellik düşüncesine inanır ancak. Böylece, artık sanata değil, kendi başına estetik hiçbir nitelik taşımayan sanat düşüncesine inanırız yalnızca.” / Jean Baudrillard, Kusursuz Cinayet

4 Mart 2014 Salı

Melancholia



Melankoli acınızın güzelliğini hissetmenize izin veren bir tür mazoşizm. Kurt adamın dolunaya uluması gibi bir şey... Doğanın boşluğundan, soğukluğundan ve güçlerinden korkmadan yıldızlara bakabilmek mümkün değil. Benim için göğe bakmak bir köpekbalığının ağzına bakmak gibi. Ve akıllı insanların çoğunun hayatlarının herhangi bir döneminde depresyon geçirdiklerini düşünüyorum. Lars von Trier


2 Mart 2014 Pazar

Harvey Keitel'in tek kişilik şovu: “Bad Lieutenant”



Yasalarla edinilen gücün kendisi adına kullanan bir polisin kötülüklerle bezenmiş hayatını canlandıran Harvey Keitel, filmde eksiksiz bir suçlu portresi çiziyor. Bunu bir de kusursuz oyunculuğuyla süslüyor. Kötü teğmen, 92 tarihli Abel Ferrara şaheseri. Duygusal kırılmışlığı, alkol ve uyuşturucu ile harmanlayıp en doğal şekliyle sunan, çekim teknikleri ve oyunculuğu ile de değeri çok bilinmeyen, aramayanın bulamadığı bir film.

Hatırlanamayan bir dönemin çöküş sonrası, kıstırılmış ruh haliyle açılan film. Hiçbir yere ulaşmayan diyalog/monologlar sayesinde havada asılı bırakılan bir oyuncu mekan ilişkisi yaratıyor. Bu ilişki ağı, filmin belgesel olmaya yatkın atmosferi bulup çıkarma isteğiyle öncelikli seçimlerini yansıtmak açısından önemli. Kamera açıları merkezdeki karakterin dünyasının yanından akan dünyanın saflığıyla bütünleşme gayretinde değil. Merkez aynı zamanda kurguyu yönlendiren ve ona duygu tonları yükleyen zamansal kesitler. Hayatın gözlerin önünden geçmesi-kurgu anlayışı. Her bir parçacık aynı çöküşten çeşitlenen farklı bir serüven anı. Özellikle araba içinden arka plana yaklaşım, bu buharlaşmış olay örgülerini daha net bir şekilde, fazladan bir bilgi olarak zihne yediriyor. Ses köprüleri karakterin gerçek incilini yansıtan kirlenmiş bir modern zaman kesiti. Bu, uyuyan ruhun kendi bedenini sorgulama anındaki boşluklar olarak ekrana yansıyor. Çok temel bir Abel Ferrara ve gerçek hayat ilişkisi hakim tüm bu olup bitene. Kötü polisin adı anılmıyor çünkü bir yaratılan olarak o tür bir gerçeklik ona çok görülüyor. Herhangi birinin herhangi bir yerdeki zaman ve mekan ilişkisi. Sürüklenişin canlı tanıklığı. Rahibeye tecavüz olayının araştırılma esnası ise ruhla bedenin aynı zaman biriminde buluşma isteğiyle mesafeleşiyor. Buradaki mesafe karakterle dinsel bir kurtuluş fırsatının bilinçte yakınlaşması. Sonuçta temel parçacıklar kesik anları birleştirme yoluna gidiyor. Karakter kendiyle özdeşleştirebileceği herhangi bir şey için yanıp tutuşurken hep son infaz günü yaşanıyor. Ait olma isteği, ya da sadece istek, bir beklenti, uzun vadede yeni bir yaşam düşü. Olay örgüsü kendi karanlığına o kadar ait ki. Ruhani bir sıçramanın bedensel tepkileri yalnızca kesebileceğine olan inanç, yerinde yapılan duraksama anlarıyla belirginleşiyor. Ama ruh temizlenme aşamasına girse de yeniden başlanabilecek bir inanç sistematiği boşluğu hala sabit. rahibe affediyor. kendini affediyor. Bu tanıklık anı ahlaki açılımları değil, daha çok içinde bulunulan dünyayı ve onun yarının didikliyor. Farklı bir anlamdır manın kendi hayatlarımıza sunduğu yeni bir başlangıç anı. Bad Lieutenant görmek üzerine bir film, gözleri açan deneyimlerin, insanları seçim yapma anlarına taşıması. karakter sadece kendi merkezinden yönleniyor. New York şehri ise evrenin mutlak yörüngesinden. bunu görememenin sıkıntısı. Yeniden başlama inancını da emip yok ediyor. Gerçek bir bilinç dışılık. Farkındalığın karşıtı her şey.