“Sözlerim ruh sağlığı yerinde ve içlerinde tek bir kişilik taşıyanlar için değil. Sözlerim benim gibi içinde binlerce ruh taşıyanlara...”

8 Nisan 2015 Çarşamba

Satır arası notları #012


Birileri yazmalı. Hakkında bir şey yazılmadan kimse bu dünyadan göçüp gitmemeli... William Saroyan

• Biz bir yerlerde bir şeyler yaşarken bir zamanlar hayatımı etkilemiş, varlığıyla dünyamı renklendirmiş insan, Kadıköy'ün kara gözlü hayat öğretmeni, efsane İngilizce hocası Dicle Öldürülenoğlu bu dünyadan göçüp gider...

Alex de Souza futbolu bıraktı. Sokaklarda küçük çocukların ismini ağzına alıp, ardında rüzgarını bıraktığı adam. Biz onun son maçında yanında olamadık ama onunla aynı stadyumda olduğum gerçeği beni hep mutlu kılacak... Seni sayısız kez "tribün"de izleme fırsatı bulduğum için bahtiyarım...

• “Yapmanız gereken tek şey gözleri resmetmektir; bunun dışında ne yapsanız boş” diyor tek gözlü John Ford abimiz...

• Bir zamanlar Yaşar Kemal'in kaleminden dökülmüş satırlara: “İnsanlığım yolum güzel / kardeş sen öldükten sonra / vallah billah ölüm güzel”.

• ''Bana yağmuru anlatma yağ!'' demiş Víctor Hugo reis.

• “Eğer yaşamını aşka göre yaşamaya hazır değilse, felsefeyle uğraşmaya kalkışmasın kimse!” der Kierkegaard ve yaşatır aşkı...

Ringo Starr... Bir zamanlar Beatles'ın davulcusu. Üzerine şakalar yapılan: “Ringo Starr dunyanın en iyi davulcusu mu? Ringo Starr Beatles'ın bile en iyi davulcusu değil”.

Kendisi şöyle diyor: “Diğerleri gibi şarkılar yazmak isterdim. Ve çalıştım yapamıyorum işte, kelimeleri şöyle bir araya getiremiyorum, ama ne zaman bir akoru düşünsem ve diğerlerine söylesem, bana hep söyledikleri -evet öyle bir şey gibi- ve bunu vurguladıklarında da ne demek istediklerini anlıyorum. Ama şarkılardan birinde kompozitör olarak onurlandım. O şarkı ise 'what goes on' olarak adlandırıldı”.

Her şey bir kenara, 74 yaşındaki The Beatles'ın gençlik iksiri içmiş efsanesi Ringo Starr, 18'inci solo albümü "Postcards from Paradise" ile hayata nanik yapmaya devam ediyor...

• Genç yaşta üç Michelin yıldızı kazanan şef Marco Pierre White'ın 1990 yılında yayınlanan kitabı “White Heat” yeniden basılırken, şef gençlere ilham olmaya devam ediyor.

• Seni tanımak, şiirlerini ve çevirilerini okumak güzeldi... Eyvallah dostum... Huzur içinde yat Kerem Kamil Koç...

“Bana, kendinden şarjlı gibi görünen bitmez bir enerjisi vardı Kerem’in. Bu yönüyle coşku ve neşe kaynağımızdı. Kısacık yaşamında kendi üslubunca bir varoluş sergiledi. Düşünce ve pratikten kaynaklı çekişmelerin, didişmelerin insanı değil, farklı eğilimlerin toplamıydı o. Anarşinin bütün renklerini, tarzlarını, üsluplarını, kasketinde, montunda, gömleğinde muhakkak bir simgeyle sembolize etmiş ve bu yüzden de düşünsel bir huzur içindeydi. Kerem’in ön yargısı anarşiydi. Onun için bir işin, bir eylemin anarşi adına yapılıyor olması yeterliydi. Çoğu zaman benim ve başkalarının ince eleyip sık dokuduğumuz gibi; neyin, ne zaman, ne amaçla, kim tarafından yapıldığı gibi sorgulayıcı eleştirel yaklaşımlara kafa yormaz, aldırmazdı. O, yoğurdu kendi bildiğince yerdi! Önemli olan anarşi adına bir şeylerin yapılıyor olması ve onun da buna katkısıydı. Belki de bu yüzden, aksiyona ayarlı bir ruh haliyle gezerdi kentin sokaklarını. Onu her gördüğümde devrimin başladığını ve yine geç kaldığımı hissederdim.”

• “Ölmeden önce aklınızdaki son düşüncenin 'birazdan o mantarı çıkarıp şarap içeceğim' gibi bir şey olmasından daha güzel ne olabilir?” diyor ömür boyu filmlerini seyredebileceğim adam, Roy Andersson.

• “Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu dünyanın şahidi olmaktı”. İhsan Oktay Anar - Puslu Kıtalar Atlası

Kişisel dünyamı sarsan kitaplardan 'Puslu Kıtalar Atlası', İlban Ertem'in çizgileriyle yeniden vuku buluyor.

• “Öykü bir barda başlar. Aşık olma gereksinimi. Bazı şeylerin olacağını önceden sezinler insan; o sırada umarsızca bir aşk gereksinimi duyduğu için âşık olur. İçinde âşık olma isteği duyduğu zaman bastığı yere dikkat etmeli insan: Aşk iksiri içmiş gibi ilk önüne gelene âşık olur. Bir maymuna bile”. Foucault sarkacı, Umberto Eco


24 Aralık 2014 Çarşamba

Doksan dokuzuncu gece


Bu öykü İtalyan yönetmeni Giuesseppi Tornatore'nin Cennet Sineması (İtalyanca özgün adıyla Nuovo Cinema Paradiso) filminden...

Bir gün “kral” diyarın en güzel prenseslerini çağırdığı bir davet verir. Güzel olmasına kızların hepsi güzeldir ama “kral”ın kızı gibisi yoktur. Kralın askerlerinden biri nöbet beklerken prenses önünden geçer. Bakış o bakış. Prensese âşık olur. Basit bir askerin, kralın kızının yanında lafı mı olur? Ama her nasılsa, eninde sonunda prensesle tanışmayı başarır. Onsuz dayanamayacağını, beraber olamayacaklarsa ölmek istediğini söyler. Prenses, askerin aşkının gücünden etkilenir. Ona şöyle der: “Eğer balkonumun önünde yüz gün yüz gece bekleyebilirsen, senin olacağıma söz veriyorum”.

Asker başlar beklemeye. Bir gün, iki gün, yirmi gün geçer. Prenses her akşam balkonundan, aşağıda bekleyen askere bakar. Ne zaman baksa asker hiç kımıldamadan dimdik durmaktadır. Yağmurda, karda, rüzgârda hep orda bekler. Kuşlar askerin kafasına pisliklerini yapar, arılar onu her bir yerinden sokar. Asker yerinden kımıldamaz. Günler geçer, asker bekler. Doksan günün sonunda bembeyaz, taş kesilmiş gibi durmaktadır. Gözlerinden boşalmakta olan yaşları tutamaz. uyuyacak takati kalmaz. Ve bitmek tükenmek bilmeyen bu zaman boyunca prenses de bekler. Sonunda doksan dokuzuncu gece gelmiştir. Asker arkasını dönmeden gider.

Filmde hikâyeyi anlatan kör sinemacı yanındaki delikanlıya dönüp sözlerini şöyle bitirir: “Ve sakın bunun ne anlama geldiğini sorma, çünkü ben de bilmiyorum. Sen anladıysan bana söyle”.

14 Aralık 2014 Pazar

“Ölmek, böyle bir ortamda bir isyan olmalıdır”


Ellerini cebine sok, görünmezsin Gilles Deleuze

İnsanlar yatakta ölmek, yani sözgelimi bir uçak kazasında infilak ederek, bir binanın bilmem kaçıncı katından atlayarak, ya da sessizce, siyanürle değil, yakınları diye düşündükleri bir yığın insanın gözlerinin içine, güçten düşmüş ışıksız gözleriyle boşuna sabit bakmaya çalışarak ölmek istiyorlarsa bunun derinde yatan neden geriye bir şeyler, ufak tefek, hatırlanması zor, silik ve sitemkâr anılar bırakmak değildir yalnızca. İntiharın ya da kazanın çok fazla sayıda meraklıyı ve daha da kötüsü görevliyi etrafa toplayacağı bilinir: Polis, doktorlar, savcılar, gazeteciler, itfaiyeciler, rahat evlerinden çağrılarak palas pandıras oraya getirilen yakınlar, sevgililer... Ortam hiç de layık olduğunuz kadar sessiz değildir. Böyle ölmek, dünyadan sessizce çekilip gitmek olmadığı, olamayacağı için, bir taraftan pornografiye, öte taraftan da reklama dönüşür. pornografi, bedenin ölmeden önceki, ölüm anındaki ve ölümden sonraki her görüntüsünü, aldığı biçimleri, tecavüzdeki çıplaklığı, adli tıp raporundaki ince ve ayrıntılı betimlemeleri, ertesi günün gazetelerinin ya da televizyon ekranlarının sunacağı dehşet görüntülerini kapsamaktadır: Yanmış, kanlar içinde betona yayılmış, yarı çıplak küvete büzülmüş duran, hareketsiz beden, belki de şimdiye kadar saklanmak, görünmemek istediğiniz herkesin eline verilmiş, orta malı olmuştur...

Ne var ki, en yakınlarınızı çağırdığınız bir özel toplantı tarzında bile olsa yatakta ölmek, cesediniz üzerindeki denetiminizi size kolay kolay sağlamayacaktır: Mirasçılar, ağlayanlar, geride bıraktıklarınız... Hafiften bir suçlama, hiç değilse bir serzeniş, tedirgin bakışlarında bir an sezmekten geri kalamayacağınız duygular arasına sızıvermiştir. Eğer, İvan İlyiç'in Ölümü'nde Tolstoy'un, bugün ise, daha ruhsuzca tıpçıların söylediği gibi, ölümden bir an önce gelen alan gerçekten büyük bir ferahlama, rahatlık, zihin açıklığı ve uyarılma zamanıysa bütün bu duyguların ömür boyu çevrenizdeki herkese dair biriktirdiğiniz izlenimlerin bütününü oluşturduklarını daha şimdiden düşünebilirsiniz. Bilin ki reklamsız ölmüyorsunuz: Pornografi ve reklam olarak ölüm, kendini ölmeye terk etmiş, ölmeye yatmış insanın tek mümkün davranış tarzıdır. Son anında bunu hisseden çoğu kişinin neden yataklarından fırlayıp kendini gücü yettiğince uzaklara taşımaya çabaladığının sırrı bunda yatıyor olsa gerek.

Ölmek, böyle bir ortamda bir isyan olmalıdır ve yataktan fırlamalı, bedeninizde ve ruhunuzda kalan son kuvvetleri kullanmayı bilmelisiniz: Uzaktan ve yakından en sevdiğim düşünürlerden Gilles Deleuze, 26 Kasım 1996'da, uzun süredir çektiği akciğer kanserinin kendisini umutsuzca bağladığı yatağından güç bela, son güçleriyle kalkarak, alt katta ailesi ve yakınları bulunduğu halde, Fransızların deyimiyle "s'est défenestré", "pencere-dışladı" kendini... Bu yazı onun anısına değil, onun anısıdır... (Ulus Baker hocamızdan)

'Sanat' kelimesini asla kullanmayan sanatçılardan: “John Ford”


Benim adım John Ford, ben western çekerim!

Yapı alanına gelip de merdiveni nereye yerleştirmesi gerektiğini kendi kendine soran mimar için ne düşünürsünüz? Stüdyoda film ‘düzenlenmez”, çevrilir. Bir yönetmeni ya da film yaratıcısını bir yazarla karşılaştırmak yanlıştır. Sinemacı bir yaratıcıysa, bir mimar gibi yaratıcıdır. Bir mimar da planlarını belli verilere göre ele alır. Yapısı, toprağın koşullarına, kullanma amacına, elindeki mekana bağlıdır. Mimar, işin ehli ise ne şartta olursa olsun iyi bir şey ortaya çıkar, kişiliğinin damgasını yapıtına vurması da yasaklanmamıştır. Ne var ki mimar, yalnızca anıtlar, saraylar yapmaz, o ev de yapar. İşte sinema da aynı şeydir. Bir sinemacı da zaman zaman kendi beğenisine uygun küçük bir otel ya da bir zafer anıtı yaptığında, birkaç evi de yapma hakkını kazanır.

John Ford, 4 kez en iyi yönetmen Oscar'ı almıştır. Oscar ödülü aldığı filmler The Informer (1935), The Grapes of Wrath (1940), How Green Was My Valley (1941), ve The Quiet Man (1952)'dir. Ayrıca 1939 yılında Stagecoach filmi ile Oscar adayı olmuştur. 4 kez en iyi yönetmen Oscar'ı kazanan tek yönetmendir.

4 Aralık 2014 Perşembe

Satır arası notları #011


Her şey bir fotoğrafta son bulmak için var olur... Susan Sontag

Prag, hakikaten küf kokan bir şehir. Çünkü Kafka'yı hasta eden şehir. VE Kafka'nın mezarı... Mezarlıkları severim. Mezarlıklarını tanımadığım bir şehri tanımış kabul etmem kendimi.

• Yukarıdaki satırlarla ruhsal yorgunluğumu Türkçe'ye çeviren kişi Dücane Cündioğlu. Biraz tuhaf gelebilir ancak insan uzak düşünce doğduğu şehre, zihninde turlamaya başlar oraları. Benim zihin turum şehrimin mezarlığından başlar. Necip Fazıl Kısakürek'in, “bir musiki orda zaman ve mekân...” diyerek tanımladığı yerdir o yıldız dolu feza küçük camekân.

• Yürek burkan şarkıların ozanı Morrissey, 7 Aralık'ta İstanbul'da... - 'World Peace Is None Of Your Business' albümünün yönetmeni Joe Chiccarelli, Morrissey'in "İstanbul" şarkısını anlatırken şöyle diyor: “Morrissey, İstanbul şehrinin kaotik ve ateşli caddelerine çağrışımda bulunmak istedi”...

• “Çocukluğunu düşündüğünde farkına vardığın en önemli şey nedir?” sorusunu Bilić abimiz şöyle yumuşatıyor göğsünde: “Çocukluğumda pek bir şeyimiz yoktu. Ama etrafımızdaki kimsenin yoktu. O zamanlar mutlu olmak için bir şeylere sahip olmak gerekmiyordu, o yüzden mutluyduk. Bugün herkes mutsuz; sahip olamadıkları şeyler yüzünden değil, başkalarının sahip olduklarına sahip olamadıkları için”.

Elia Kazan'ın Viva Zapata filminin sonunda Emiliano Zapata'nın atı dağlara gidip kaybolur. Filmin senaryosunu John Steinbeck yazmıştır ama finali bulan Kazan'dır. Usta yönetmen, bu finali nereden bulduğunu soran arkadaşı Yaşar Kemal'e, “Elbette Köroğlu'nun Kırat'ından!” cevabını verir. Köroğlu gençliğinde şöyle der: “Severim Kırat'ı, bir de güzeli...

• İstanbul'dan uzaklaşınca ilk özlediğim, boğaz olur. Bulunduğum uzaklıkta ineklerin geçidini seyrederken aklıma bir zamanlar kazınmış bir anektod geldi. İstanbul Boğazı'nın Yunanca adı yani "Bosphoros" da "İnek Geçidi" demektir. Hera'nın gazabından kaçmak için inek şekline giren İo adlı kız canını bu sulara attığı için Boğaz'a bu isim verilir. Ben de karşımdan geçen inekler geçidine kendimi mi atsam yoksa bir kahve mi içsem?

• Öğretmenler gününü kutlarken aklıma idolüm olmuş lise İngilizce öğretmenimin bir sözü geldi: “Çeviri kadın gibidir, güzeli sadık olmaz, sadığı güzel olmaz”. Öğretmen denilince iki isim: Michel de Montaigne ve Alain. İki büyük öğretmen, 500 yıldır öğretiyorlar ve hiç eskimiyorlar. Zülfü Livaneli'nin yaşadığı paradoksun satırlara dökülmüş halini unutamıyorum: “Lise çağlarında bir hazine gibi keşfetmiş olduğum Alain beni o kadar derinden etkilemişti ki, ister istemez bu büyük beyni kendi hocalarımla karşılaştırıyor ve içine hafif bir gençlik küstahlığının karıştığı bir ruh hali içinde, onun gibi hocalar tarafından eğitilmeye layık olduğumuza karar veriyordum”.

• Öğretmenlik demişken, her gün gittiğim kardan yolu kapanmış veya kapanmasına ramak kalmış köy yolları gelir aklıma. Bazen arabanın gitmediği yerleri aşabilmek için yürümek gerekir. Yürürken yüksek rakımlı dağlarda, aklıma hayallerle kurduğum dünya gelir. O dünyanın merkezinde ise zorlukların aşıldığı bir yer vardır. Beni izlediğim zamanlar derinden etkilemiş Yer Demir Gök Bakır romanının film hali kurcalar durur, beynimi. Sinematografik yönleri ile evrensel bir tema işleyen film Erzincan dağlarında, kardan yolu kapanan köylerde geçer. Ben de Van dağlarında kendi belleğimde çeker dururum kendi filmimi. O sırada yüzyılından ortasından kopup gelen seçkin bir entelektüel fısıldar kulağıma ve ben yürümeye devam ederim okuluma: “İnsanım ve insani olan hiçbir şey bana yabancı değil”.

• “Bir yazarın başarısı, göze aldığı başarısızlıkla ölçülür”. Faulkner

• Picasso'nun sadece duvarları süslemek için mi resim yaptığını sanıyorsunuz? Hayır, kendisinin de belirttiği gibi, resim onun için faşizme direnmenin de bir yoluydu.

• “Şairler ölebilir, Encolpius. Ama şiir hatırlandığı sürece bunun bir önemi yoktur...(Federico Fellini, "Satyricon" - 1969)

• Sonuçta, umut dediğiniz şey, gerçeğe katlanmanızı sağlayan keyif verici bir madde ve ben kullanmıyorum.

• Ciğerleriniz sökülürken imdadınıza Tom Waits yetişir...

• Tek satırda beni anlatıyor üstad: “Neye yaklaşsam sonu uzaklık ve kırgınlık...

• “Geçmişin gerçek imgesi uçucudur.” diyordu Walter Benjamin, 'Tarih Üzerine Notları'nda ve şöyle devam ediyordu: “Geçmiş ancak, bir daha görünmemek üzere kendini gösterdiği an, birden parlayıp aydınlanıveren bir resim olarak yakalanabilir”.

• Sorma şansım olsaydı -kendi mitini alevlendirirken başkalarını da o ateşin içine çeken, bir modern zaman miti- Nick Cave'e, “into my arms”ın ithaf edildiği hatunu sorardım. Acaba hak etmiş midir?

• 68 kuşağının marşı haline gelen "Blowing in the Wind" şarkısında Bob Dylan der ki: “Daha kaç can canından geçecek, cana yetinceye dek?

• Çocukluğumun geçtiği yerdir, Eskihisar. Küçükken sahilinde 'pilot amca'nın hediye ettiği köpeğimle dolaştığım, Osman Hamdi Bey'in evinin bahçesinde uzanıp göğü seyrettiğim ve hala yer yer sabaha karşı balık tutmaya gittiğimiz yerdir aynı zamanda. Hemingway romanlarının etkisinde kalıp bir tekneye 'Pilar' adını kazımışlığım vardır. Pilar, Hemingway reisin Havana'da yerleştiği Finca Vigia adlı villasının iskelesinde bağlı duran teknenin adıdır. Yazıdan ve insanlardan bunalan Ernest Hemingway, Pilar'a atladığı gibi Karayip Denizi'ne açılırmış. Yıllar sonra, Hemingway romanlarının etkisinde kalıp balıkçılık öğrenmek isteyen Zülfü Livaneli'nin lise yıllarında 7 zayıf getirip evden kaçtığı ve 2 ay Eskihisar'da yaşadığını öğrendiğimde çok şaşırmıştım.

• Şubat 2011'de yazmaya başladığım “Satır Arası Notları” adlı yazı-serisi kişisel tarihime dönük epey uzun bir yol. Muhtemelen 2014'ün son satır arası notları yukarıdaki satırlara döküldü. Bana eşlik eden Aralık güneşinde, haritanın en sağlarında bir şehirde iki adet lungo espresso ve Morrissey'in World Peace Is None of Your Business albümü oldu...


1 Kasım 2014 Cumartesi

Virtüöz


Hep hareket halinde olacağız. Zira, bu hayatta ne istiyorsan onu yapman lazım. Zihnini ve hayal gücünü serbest bırakmalısın, bırak aksın, bırak kanatlansın, özgürce uçsun.

“Jim Morrison, Hendrix ve John Lennon yoktu artık; yoktu ''göğe bakma'' durağında şemsiyesiz bekleyen yağmur kadınları” demiş Enis Batur. Jimi Hendrix, “Sevginin gücü, güce olan sevgiyi yendiğinde, dünya barışı tanıyacak” diyen gerçeküstü gitar virtüözü. John Petrucci... Muazzam bir teknik gitarist, ama çalışı bana Dave Murray'i dinlerken hissettiklerimi vermiyor. “Gitaristleri karşılaştırmak bir aptalın hobisidir” demiş Frank Zappa. Benden bu kadar...

Kendilerinden kaçmak için çılgınca etrafta koşuşan ve gökkuşağındaki tüm renklerce yutulan insanları gördüm...” - Jimi Hendrix