“Bedenimi büyük bir kutuya koyup, üzerinde Avustralya’da herhangi bir adres yazdırıp sokaktan geçen birine postalatacaktım. Böyle bir yarın hayalim vardı..”

BARK: "Her şeyin müziği!"



Artık zamanı geldi, dedim kendi kendime yürürken. Uzun bir süredir pasını silme zamanıydı kulaklarımın. Karşıma çıkan ilk “diy” konser afişinin bilgilerini not ettim beynime. Tabii bu çok kolay olmadı. BARK yazısı göründü karşımda. Görünmez adamların keşfini yaşadım hayalimde. Gittim, dinledim. Öyle bir gürlediler ki önümde duran şarap kadehi çatladı. Müzik yeterince mucizevi, dedi Okan sahnede. “Kimse beklemesin”. Dünyanın bir anlamı olması gerekmiyor dedim, sahnede bizi hırpalayan adamı, BARK grubundan Okan Gündüz'ü buldum, soruları soruşturdum. Bulup, dinlemesi size kalmış. Uzatmaya lüzum yok, üstadın dediği gibi “Daha fazla sözünü etmeyelim.”

FOTOĞRAF-RÖPORTAJ: IMMO GUITTI
________________________________________________________________________

Müziğe nasıl başladın?
Küçüklükten beri uğraşırım ancak liseyi bitireli bir yıl olmuştu, "gelecek" sıkıştırmıştı, beni sürekli plan yapmaya itiyordu ben de bu planları reddetmeye çalışıyordum içimden de bir ses sürekli beni çağırıyordu, müzik sesi. O sesi dinledim. Her şeye rağmen yaşama isteği müziğin kendisidir çünkü, öyle diyordu içimdeki ses. Sonra bir gün Cahit Berkay'la karşılaştığımı anımsadım, Moğollar 94 albümüydü. "Issızlığın ortasında"yı dinledim, boğazım düğümlenmişti. Aradım, taradım, albümü buldum. "Alageyik"te yaylı tambur çıktı karşıma, hayat dostum oldu.

Edindin mi kendine peki?
Evet. Bir gün canıma tak etti, abimin telefonunu da satarak yaylı tamburu aldım kendime. Bu arada da liseyi bitirmiş okuduğum üniversiteyi de bırakarak tekrar sınava hazırlanmış ve Marmara Üniversitesi Müzik Öğretmenliği bölümünü kazanmıştım. Sonra aldım elime kemanımı...

Sevdiğin müziği yapmak içini rahat tutuyor mu?
İradelerimizi sadece hayatta kalmak için harcadığımız ve harcadığımız bu irade miktarı sahip olduklarımızın hepsini tüketmeye yetecek kadarken "içimi rahat tutmak" lafı az kalır. Sağ gözkapağımı indirip sol gözüyle kendi hayatımı süzdüğümde tek şey için yaşadığımı görebiliyorum, o da yapmış olduğum müzik.

BARK'ı ortaya çıkaran gerekçe nedir?
Kadir, Rıza ve ben aynı zamanda birlikte müzik yapıyorduk ve kendi müziğimizi yapmaya karar verdik. Aynı dili ve aynı düşünceyi paylaşan üç kişiysek bunu kolektif bir hale dönüştürebiliriz, dedik.

Neydi o düşünce?
Ne yaparsanız yapın, adını ne koyarsanız koyun, düşüncenin gerçek kaynağının var olan yaşama ya da düzene bir tepki olduğunu söyleyebilirim. Her ne kadar yaşam denilen oyunun kuralları onlar tarafından belirlense de biz sözlerimizin etrafında semazen olmaya devam edeceğiz.

Peki neler söylüyorsunuz?
İlham aldığımız her şeyi. Genelde kendi yazdıklarımızı. Dünyanın herhangi bir köşesindeki herhangi bir olayın kattığı ilhamla oluşturduğumuz hemen her şeyi...

Bu müziğe bir isim vermek zorunda olsaydınız ne derdin?
Herhangi bir türe girdiğini düşünmüyorum. Müzik türleri market reyonlarındaki isimler gibi anılmak zorunda değil. Rock veya bir başka şey... Farketmiyor adı.

BARK'a geri dönersek... Sahnede çok rahat ve uyumlu duruyorsunuz. Bu nereden edinilmiş bir tavır?
Çokça şeyin birleşimi sanırım. Aramızdaki birliktelik, gelen seyirci ile aramızdaki sinerji...

Kendi bestelerinize gelen tepkiler nasıl? Sonuçta buraya çoğunlukla sizi tanıyan bir kitle geliyor ve tepkileri sizin için bir kriter oluşturuyordur herhalde.
İlk başlarda pek eşlik olmuyordu açıkçası. Sonraları dinledikçe, insanlar beyinlerinde jimnastik yapıp onaylayınca katılım artıyor haliyle. Zaman geçtikçe de olumlu tepkiler geliyor.

Ne zamana kadar müzik?
Dünyada yapılacak daha iyi bir şey olana kadar ve sanırım fiziksel olarak neslimiz tükeninceye kadar yapılacak daha iyi bir şey olmayacak müzikten başka.

Tek Çocuklar



İki türlü "tek çocuk" vardır. Biri ebeveynleri tarafından "prens" olarak yetiştirilen. Diğeri ise inşa ettiği hayatına "müteahhit" olarak adını yazdıran hakiki "tek çocuk". Bu yazı "hakiki tek çocuk"lara ithaf edilmiştir..

Onlar 7 yaşındayken yataklarından kalktıklarında "anne" diye seslenmediler. Kendileri kalktılar yataklarından hep. Gözleri hep ıssızdı, odaları hep soğuk. Gece yattıklarında tavana bakıp duvardaki izlerden hayaller kurar, evler inşa ederlerdi. Mahalle maçlarına da, saklambaç oynamaya da önce onlar çağrılırdı. Çünkü bilinirdi ki "yalnız"dı onlar. Nereye çağrılırsa, oraya giderlerdi. Erkek olanlarının 3 numara kesilirdi saçları. İtiraz yoktu. Kız olanlarının saçları 34 yerinden toplu olurdu. Yoktu öyle salkım saçak gezmek.

Onlar 15 yaşına geldiklerinde kendileri keşfettiler hayatı. Kimseye bir şey soramadılar. Kimseden bir şeyler öğrenmediler. Evdeki olası tersliklerde gözler hep onların üzerindeydi. Hep onlardan çıkardı bir şeylerin acısı. Bu yüzdendir utangaçlıkları. Tek kişilik hayatlarında, birinci tekil şahısa hapsolmuşlardır onlar. "Ben"den "biz"e geçmek için çok düşmüşlerdir, ama kendileri kalkmışlardır düştükleri yerden.

Onlar 17 yaşındayken, lise arkadaşlarına "kardeş" gözüyle baktılar. "Kardeş"e en ihtiyacı olan zamanları başlamıştı çünkü. Erkek olanların kızları, kız olanların erkekleri "anlama" dönemiydi bu zamanlar. Eve geldiklerinde yaşadıkları veya hissettiklerini anlatacak kimseleri yoktu. Geceleri ya bir radyo kanalında ya da bir kitabın sayfasında aradılar kendilerini. Sigaraya erken başladı onlar. Erken yediler hayatın acı tokadını ama erken de attılar tekmelerini. Her şeye her zaman hazırdılar, haksızlığa ve üç kağıtçılığa tahammülleri olmadığından genellikle "terk edilen" değil, "terk eden" oldular hep. Arkalarına da hiçbir zaman bakmadılar. Hak edene hak ettiği değeri verdiler, hak etmeyenden o değeri saniyesinde aldılar. Çünkü bunu öğrenmişlerdi anneanneleri ve dedelerinin arasındaki kavgalardan.

Onlar 20 yaşına geldiklerinde kendi derin dehlizlerinde kayboldular. İndikleri derinliğe yanlarındakiler inmeye cesaret edemedi. Tüpsüz daldılar okyanuslara. Nefes aldıkları duraklar da oldu, nefessiz kaldıkları istasyonlarda. Ortamda en sessiz duran, insanları en iyi süzen onlar oldu hep. "Gizemli" sıfatının hakkını verdiler daima. Sakindiler ama eksikliklerinin üzerinden geçildiğinde infilak etmeye hazırdılar. En sevdikleri Türk Sanat Müziği eseri sorulduğunda erkek olanlar "Kimseye Etmem Şikayet"i, kız olanlar "Gökyüzünde Yalnız Gezen Yıldızlar"ı cevap olarak verirlerdi.

Tek çocuklardı onlar. "İki kişilik yalnızlıkları" da, bir yaz sıcağında sahilde dostlarıyla sabahlarken "anlamsız üşümeleri" de iyi bilirlerdi. Kardeşleri yoktu onların. Ablaları da, abileri de. Tek dayanakları kendileri ve inandıkları değerlerdi. Bu yüzden kolay yıkılmazdı onlar. Yaprak dolmasındaki damarlara bakamadılar hiç. Avuçlarındaki izler geliyordu akıllarına. Biyolojiden değil, psikolojiden uzak durdular bu yüzden.

Kendi "tek"liklerini, "nasıl olsa mezarda da tek olacağız" diye süsleyenlerdi tek çocuklar. "Erkekler ağlamaz" dendiğinde de, "prenses gibi asil ol" dendiğinde de içlerinden güldüler. Çünkü onlar temiz havada değil, yağmurlu havalarda gezmeyi severlerdi. İçlerinde birikip dışlarına taşan ve akıp gidenleri gizleyebilmek için..

Yağız Gönüler
Öylesine bir "tek" çocuk.

Fonda:
Düş Sokağı Sakinleri – Veremem Sana Acımı
Fikret Kızılok – Bir Harmanım Bu Akşam
Pearl Jam - Immortality

PAZARTESİ ŞARKISI: “The Dresten Dolls - Girl Anachronism"


İçinde bulunan zamana yabancı olanlara, biraz eziyet edici, biraz gürültü verici bir şarkı. The Dresten Dolls - Girl Anachronism, sizin için...

La Follia



Follia adındaki sonsuz melodinin eşiliğinde
Birbirlerine son kez bakıp uyudular.
Ölümüne.
Seksen yaşındaydı.
İkisi de.
Birlikte olabilmek için kırk yıl,
Birlikte ölebilmek için de
Bir kırk yıl daha
Yaşamışlardı.”

Hakan Günday, AZ

Popcorn



Bebekleri kuvözde, fahişeleri kirli camların arkasında seyretmek. Hepsi aynı. Herkes birilerini bir yere kapatıp seyretmek istiyor. Onun için popcorn satılıyor dünyanın her yerinde. Seyrederken yemesi zevkli olduğu için...

Röportaj: Ersin Akyel



Tribünlerin en renkli simalarından... Ersin Akyel, kendimi bildim bile orada. Gebzespor'un her şeyi! Semtin her kesiminde bilinen, maç sonu bize köfte yemek ısmarlayan adam Ersin Akyel ile bu kez yeşil sahaya indik!

röportaj & fotoğraf immo guitti

İlk maça gittiğinde kaç yaşındaydın?
- 8 yaşındaydım.

Nasıldı o zamanki tribünler?
- Sevgisi ve bağımlılığı üst düzeyde olan ortak harekat bazında değil de tribünde daha çok arkadaş gruplarının olduğu yıllar. Bize bu sevgiyi miras bırakan şu an yaşı çok ilerlemiş, çoğunlukla futbolla ilişkisini kesmiş yine de kalbinin mor menekşeler ile attığına inandığım birçok insanın şemsiyesiydi o zamanki tribünler. O dönemlerden kalma Gebzespor aşkının bize çok şeyler öğrettiğini düşünüyorum açıkçası...

İlk deplasmanını hatırlıyor musun?
- Evet. 90ların başındaki Düzce maçı. O yıllarda Gebzespor şampiyonluk yarışı için her daim mücadelesini sürdürüyor, taraftarı da yine her süreçte olduğu gibi o sıralarda da takımını yalnız bırakmıyordu. Daha sonraki deplasman yaptığım maç Pendik. Pendikspor ile "yeşil sahalarda" yıllardan bu yana süregelen rekabetin bir parça yaşandığı yıllardı. Biz, yine bütün bağlılığımız ve delice sevdamız ile oradaydık.

Bu bahsettiğin bağlılığı diğer tribünlerden ayıran ne peki?
- Bizim farkımız renklerimizden geliyor. Türkiye'de ve diğer ülkelerde baktığımız vakit futbol takımlarının rengi bazı istisnai kulüpler hariç belli bir çizgide kalıyor. Örneğin mavi-beyaz, kırmızı-beyaz gibi. Fakat, mor beyaz oluşu ve gerçekten 50li yılların Gebzesi'ndeki menekşelerin oluşturduğu amblem bir kulübün doğuşunun önemini bize gösteriyor. Potansiyel olarak da üst düzeyde olmamız, her gelen futbolcunun taraftardan bahsetme arzusu, bizlerden kimi zaman "onlar için buradayız" diye bahsetmeleri bunun ne denli doğru olduğusu gösteriyor. Sahip çıkma dürtüsü, bu kentteki önemli bir sevgiyi oluşturuyor.

Gebze tribünleri ile ilgili diğer tribünleri kıyaslarsan nasıl bir tablo ortaya çıkar?
- Açıkçası Gebze tribünleri her zaman futbol takımının önüne geçmiştir. Yıllarca, başarı ya da başarısızlık demeden taraftarlığın getirdiği bilinçle bu sevdaya yön vermiştir. İçeride dışarıda birçok maçta hep "buradayız" demişizdir. Ben şunu düşünüyorum, Gebze tribünleri olarak biz içinde bulunduğumuz gruptaki rakip tribünlerle pek aynı seviyede değiliz. Bu ilerleyen dönemde ilgisizliği de getiriyor. Örneğin, tribünü olmayan rakiplerle futbol bizi üzer. Oysa ki, büyük şehir takımları ile oynamak bizi de büyük havaya sokar. Hiç olmazsa, 2A Kategorisi'nde oynasak bu şehre çok olumlu şeyleri olur. Biz, Gebze tribünlerinin yanı sıra esnafından halkına birçok kişinin kazanmasını isteriz. Ordu, Giresun, Erzurum gibi takımlarla oynadığımızı düşlüyorum da bize çok şey katar. Kısacası, şu anki gerek gruptaki takımların tribünü gerekse de geçtiğimiz yıllarda mücadele ettiğimiz kulüplerin takımları ile pek kıyaslanacak tribün göremiyorum. Biz her şeyden önce dostluğa da önem veriyoruz. Daha önce olduğu gibi dost tribünlerimizi yanımızda görmek, onların yanına gitmemiz bizi mutlu ediyor.

Hangi tribünler onlar?
- Özellikle İnegöl tribünü ile olan ve dostluğumuzun yıllara dayandığı, dostluğun mihenk taşı olarak gösterilmesi gereken kuvvetle muhtemel samimi bir ortam diyebiliriz. 92-93 sezonunda Gebzespor ile Pendikspor'un şampiyonluk çekişmesinde onlar safını bizden yana kullanıp iki otobüs tribünlere bizi desteklemeye gelmişlerdir. Bizim de önceden beridir abilerimizden duyduğumuz o dostluk kaynağını canlı görme fırsatımız olmuştu. Bu olay bizi daha çok kenetlendirdi ve halen süregelen bir dostluk mevcut. Bu sene de birbirimizi karşıladık, çiçek verdik. Onların yanındayız. Ayrıca Bursaspor, Kocaelispor, Körfez Belediye gibi tribünlerle de aramız oldukça iyidir. Gelen davet üzerine yer yer teşrif ettiğimiz maçlar olmuştur.

Uzun yıllardır tribündesin. Taraftar kavramı nasıl bir şey?
- Öncelikle ben tribündeki insanları seyirci, taraftar ve fanatik olarak ayırıyorum. Seyirci, seyredendir. Bir tiyatroyu nasıl seyredersen seyirci kisvesi altında futbol maçını da o denli seyredersin. Fanatik kavramı ise daha çok dar kafalılık ile ilgili. Taraftar ise tribünde organize olabilme, takıma tezahüratla destek verebilme uğruna çoğu pozisyonu kaçırır, hatta golleri bile göremediği olabilir. Ama bu bilinçli olduğu zaman keyif verir. Bir gelenektir, olması gerekendir. Tribünlerde taraftar kavramının soyutlanmaya başladığı şu günlerde taraftar maç boyunca destek olandır.

Ya tezahüratlar ve besteler? Nasıl yayılıyor tribünde?
- Biz sadece tribünlerde görüşen bir oluşum değiliz. Bütün hayatı neredeyse aynı yaşıyoruz. Bir semt havası her zaman mevcut. Bir ıslıkla, telefonla hep beraber oluyoruz. Bu yüzden diğer tribünlerin yaptığı gibi tezahuratlarımızın çoğunluğu büyük tribünlerden koparılan tezahuratlar değil. Bizim maçlarda söylenilen tezahuratların çoğu bize ait. Çocuklar, sabahın köründe kalkıp sonraki maç için beste yapmaya kalkarlar. O yüzden pek bir sorunumuz olmaz. Bir annenin çocuğunu uyuturken söylediği ninni gibidir tezahurat. Hep olmalıdır, var olması tribünün de var olduğunun bir kanıtıdır.

Pankart demek?
- Pankart, tribünlerin amentüsüdür. Olmazsa olmazıdır. 90lardaki iki renge sıkıştırılmış "Ne bir okula gitmek, ne bir kızı sevmek tek dileğimiz seni şampiyon görmek" ve "Bilsek ki öleceğiz yine seni seveceğiz" pankartları hayatımda önemli rol oynar. Gebzespor'un ve tribünlerinin tarifidir belki de. Ayrıca şu dönem ki, bezlere el yapımı pankartlar hoşuma gidiyor. Brandaya "siparişle" yapılan değil de İtalyan tarzı pankartlar göze hitap ediyor.

Eskiçarşı'dan bahsetsene biraz.
- 90lı yıllarda Gebze gençleri olarak tek sosyal faaliyetimiz Gebzespor'du. Bağlılığımız maneviyatımızı oluşturdu. Zaten, bizim için önce maneviyat gelir. Öyle oldu hep. Gidecek ya da takılacak başka uğraşılarımız olmadığından Gebzespor için koşturduk hep. Değişik semtlerin çocukları hep aynı sevda uğruna bir araya geldik. Şu anda aramızda İngilizce, Coğrafya öğretmenlerinden, doktorlara, mühendis ve teknisyen arkadaşlara, internetle uğraşan onlarca kardeşimize, sevdamıza aynı yönü veren evli, çocuklu birçok dostumuza kadar herkes var. Beni en çok üzen aynı yolda başladığımız ama muhtelif nedenlerle aramızda olamayan gönül dostlarımız. O sıralar takılacak belli bir mekanımımız olmaması "Mekansızlar" flamaları ile maçlara gitmemize neden olmuştur. Daha sonraki yıllarda Holigankankalar ismi ile pankartlar yaptırdık. İlerleyen dönemlerde insanların bizi yanlış anlamaları, bizim de holiganizm yanlısı değil barışçıl rekabetin özünün tribünde olduğuna inandığımızdan 90ların sonunda bir isim arayışına girdik. Gebze'nin diğer semtlerinde maça gelen tribün sevdalıları Gebze'nin sembolleşmiş Çarşı Çeşmesi'nde buluşurdu. O yüzden adımızı o caddeden Eskiçarşı isimli yerden aldık. Yıllarca belirli bir çizgiyi koruyarak, duruşumuzu sekteye uğratmadan Gebzespor'un ve armanın peşinde olduk. Bu sayede Türkiye'de ün yaptık. Bu sevda bitmez!..