“Sözlerim ruh sağlığı yerinde ve içlerinde tek bir kişilik taşıyanlar için değil. Sözlerim benim gibi içinde binlerce ruh taşıyanlara...”

31 Temmuz 2014 Perşembe

Fanzin: “Dog Juice”


Bundan tam 14 sene önce belleklerde önsözü yazılmış bir fanzin, Dog Juice.

İki arkadaşın yıllar önce bir konuşmasında geçen “aslında kalıplaşmış isimlerden birini vermek yanlış olur müziğime; ama eğer bir isim vermek isteseydim "dog juice" diye adlandırırdım herhalde...” sözlerinin bir yere not edilmesiyle inşa edilmiş bir fanzin İstanbul'da 2014 Ağustos'unu serinletmeye hazırlanıyor.

Geçtiğimiz ay İstanbul'a gelen istismar sinemasının aranan yönetmeni Abel Ferrara ile bir tuvalet köşesinde daha önce hiç konuşulmayanlar, Lars von Trier, Thomas Vinterberg gibi yönetmenlerin başını çektiği “Dogma manifestosu”nun Danimarka'yı yeniden keşfi, Lynchian fantezileri, Lou Reed ve Andy Warhol'a saygı duruşu, Amerika'da punk hareketini üstlenen ”The Kominas” grubu, Beat Kuşağı efsanesi şair Gary Snyder, kült roman Trainspotting'in yazarı Irvine Welsh'in analizi, Bad Religion, Alien Kulture, ”cool” şiddet, Emil Michel Cioran, Emile Ajar kostümlü Romain Gary, Hakan Günday, Bryan Roy Turcotte, Jim Jarmusch, Bertolt Brecht ve daha fazlası ilk sayıda Dog Juice fanzinin konukları...


24 Temmuz 2014 Perşembe

Bir zamanlar Dahke'de #1



BİLİM YOKSA KURGU DA MI YOKTUR?
Yazar:Gimli- Ekim 2004, Dahke Fanzin#5

Karanlıklarda yürüyen insanoğlu ışık ararken bilimi buldu. Gerçi bence kafasına bir şey düşmese yer çekimini bile düşünemeyecek primat soyuna bu ilahi bir kudret tarafından bahşedilmiş olmalı ya neyse... Euclides, Da Vinci ve Ömer Hayyam gibi birkaç adam çıkarabilmişiz trilyonluk sürüden.

Konuya dönersek, bilim aç ve giderek tüy dökmeye başlamış primatları memnun etmedi. Onlardan dış mihraklarca kandırılmış bazı sapkınlar bir de kurgumuz olsun diye fitne ve fesat hareketlerine giriştiler. Bu münafık kişilere göre bir şeyin gerçek olması için ille bulunmasına gerek yoktu. Hem “edebiyata bir nebze yenilik gelir” demekteydiler.

Mary Shelley'in Frankestein'ı ile başlayan bu “Lale Devri”, Robert Henlein, Isaac Asimov, Aldous Huxley, Ray Bradbury, Lary Niven, Stanislaw Lem, Ursula Le Guin, Alfred Bester ve Philip Dick gibi yazarlarla devam etti. Bu kişiler bir araya gelip “Hügo” ve “Nebula” gibi ödüller de verdiler.

Hak yolundan döndürebildiğimiz bizimdir” anlayışıyla kısıtlı bir okuyucu kitlesine ulaşan kişiler hiçbir zaman Ahmet Altan kadar popüler olamasalar da pek çok müslümanın aklına girdiler. Şimdi bunu söylemek için mi bu kadar diyen merak dolu genç gözlerinizi görür gibiyim. Hayır müminler... Bu kadarla kalmadı bu akım. Bu hareket de ikiye bölündü.

Başlıkta zikredilen cümleyi destûr bellemiş bir başka grup biz de başka bir türlü olalım dediler. Elf, Cüce gibi her türlü akıllara zarar iblisle ilgilenen bu muhaliflere göre fantazi iyi bir şeydir ve yaratıcı zeka diye bir noktaya temassu eder. Bunların isimleri de bir tuhaftır. Mesela Tolkien diye bir kişi başlatmıştır bu akımı. Sen dünyanın sayılı üniversitesinde profesör ol sonra antin kuntin işlerle uğraş. Allah bunlara akıl fikir eylesin.

Bir de önce feminist sonra git gide anarşist olan bir Le Guin hatunu vardır. Bu dişi de az adamı yoldan çıkarmamıştır sevgili okuyucular. Efendim sonuç kısmına gelirken ne gerek vardı bunları yazmaya diye düşünmekteyim. “Genç nesil zehirden korunsun” gibi bir amacım da var ama, bu yazıdan sonra bu tarza olan ilgi artar diye de korkmuyor değilim hani...

14 Temmuz 2014 Pazartesi

“Ruh hep aynı!”


Edebiyatın içindekiler kısmı sloganıyla yayın yapan aylık edebiyat dergisi Peyniraltı Edebiyatı, Dahke'den Oğuz Kayra'ya konuk oldu.

İlk olarak en baştan başlayalım. Peyniraltı Edebiyatı oluşumu nasıl başladı ve derginin ismine nasıl karar verdiniz? Edebiyat Dergisi çıkartma fikri ilk olarak sadece bir kişiye mi aitti? Yoksa bu fikri edebiyata meraklı olan ve birbirini tanıyan arkadaşlar mı hayata geçirdiler?
Daha önce çeşitli dergi ve fanzinlerde yazıyorduk hepimiz ancak daha uğraşılmış ve daha kendimiz gibi olan bir şey yaratmak istedik. Çoğumuz birbirimizi dergilerden ve bloglardan tanıyordu ama sonradan işlerini beğendiğimiz yeni arkadaşlar da katıldı ekibe. Dergi çıkarmak, dergi olmak sorumluluk ve zaman isteyen şeyler ve birilerinin bu görevi alması gerekiyordu. Derginin ismine de şöyle karar verdik; şu ana kadar çıkan/çıkmış edebiyat dergilerinde hep kitap, kalem, defter gibi şeylere atfedilen isimler kullanılmıştı. Biz “Ne kadar absürd olabiliriz?” diye düşündük, aslında çok fazla alternatif arasından seçmedik bunu. Ben Peyniraltı Edebiyatı olsun mu, dedim. Olsun, dediler.

Derginin ilk zamanlarındaki yazar kadrosu zamanla nasıl şekillendi? Aranıza devamlı olarak katılan isimler ilerleyen sayılarda oldu mu?
İlk sayıda dokuz on kişi olan ekip, beşinci sayıya doğru 30 kişiye dayanmıştı. Bu koordineli çalışmayı daha mümkün kılsa da döngüyü sınırlayan bir şeydi. Her sayıda aynı isimleri görmek benim için de okur için de sıkıcı bir durum. Geçen yıl Eylül ayında dergide bir ayrılma yaşandı ve on dört kişi kaldı ekipte. O zaman dergide artık ekipleşmekten çok tamamen farklı isimler üzerinden ilerleyen bir yapıyla devam etmesine karar verdik. Emin olun bu daha kolay ve güzel oldu bizim için. Ama elbette yazılarını beğendiğimiz kişilerle –kadrolaşma olmadan- düzenli olarak yazı alıyoruz, ilişkilerimizi devam ettiriyoruz. Bu böyle devam edecek bir süreç şimdilik.

15 sayılık maratonda, ilk sayı ile son sayı arasındaki farklar nelerdi? Bu noktaya gelene kadar ne gibi tecrübeler ve sorunlar yaşadınız?
İlk dört sayıda gerçekten çok amatördük. Çünkü iş güzel öykü yazmak, güzel inceleme yazmakla bitmiyor. Bilmediğimiz bir çok işi öğrendik. Matbaada kağıdın kalitesinden Türkiye’nin herhangi bir yerinde dağıtım yaptığımız kitabevinin adresine kadar o güne kadar umrumuzda olmayan şeyler girdi hayatımıza. Ancak beşinci sayıyla birlikte –ISSN alıp resmi bir dergi olduğumuz sayı- artık neyin nasıl yapıldığını biliyorduk. İnsanlar ve kurumlarla yaşadığımız sorunlar oldu. Ekipten ayrılanları bir kenara bırakayım artık, gönderdiği yazıyı yayımlamadığımız için bize düşman olan arkadaşlar dahi oldu. Bunun dışında aylarca ödeme alamadığımız kitabevleri de bambaşka bir sorun. İlk ve son sayı arasında içeriğin kalitesinden başka bir fark göremiyorum ben. Ruh hep aynı. Açıkçası dergi yönetimi olarak ilk sayının, yani Albert Camus sayısının yeri çok ayrı bizde. Bu yüzden birinci yıl sloganımızda onun “Bence bir”ini “Bizce bir” diye değiştirip kullandık.

Dergiyi okuyanların ve benim de merak ettiğim bir diğer soru dergiyi hazırlamadan önce her ay bir yazar seçip, o sayıyı seçtiğiniz yazara ithaf ediyorsunuz. O ay seçeceğiniz yazarı belirlemek dergide nasıl işiyor?
Aslında bu en keyifli iş bizim için. Sevdiğimiz yazarlara ithaf ediyoruz. Bazen sohbet ederken çıkıyor bu isim, bazen de kütüphaneme bakarken görüyorum ve bunu yapalım diyoruz. Yazarı seçtikten sonra incelemeler ve kapak için de aramızda dağılım yapıyoruz ya da bu konuda söyleyecek daha fazla sözü olan, bizden daha tecrübeli bir yazardan istiyoruz bu incelemeyi.

Seçeceğiniz yazarları okuyucuların seçmesine de imkan tanıyacak mısınız? Yoksa "biz yazarları kendi aramızda seçeriz" mi diyorsunuz? Daha önce de belirttiğim gibi eğer o ay dergide yer vereceğiniz yazarı okuyucuların belirleyeceği bir sayı olursa tüm grubu toplayıp Jack Kerouac sayısı için yürüyüş yapmayı planlıyorum. :)
Dediğim gibi yazar seçme olayı anlık bir şey. Ama aylık bir dergi olmanın zorluğunu düşünürsek okurun bizi ters köşe yapmasına da izin veremeyiz gibi geliyor. Geride bıraktığımız 15 sayı için konuşursam, sanırım sadece Türkiyeli yazarların azlığı üzüyor beni. Bu konuya daha fazla eğileceğiz sanırım ilerki sayılarda. Jack Kerouac’ı severiz, Beat’ten ötürü. “Neden olmasın?” diyeyim bu soruya.

* Röportaj, Peyniraltı Edebiyatı dergisinden Selim Bektaş ve Gamze Yeşildağ ile yapılmıştır.


10 Haziran 2014 Salı

Simülakrlar ve Simülasyon


Hakikat, ortada bir hakikat bulunmadığını gizlemeye çalıştığından simulakrların hakikatı gizleme şansı yoktur. Simulakr hakikat demektir. Jean Baudrillard

Disneyland bütün simulakr düzenlerinin iç içe geçmiş olduğu kusursuz bir modeldir. Disneyland her şeyden önce, korsanlar, geleceğin dünyası gibi şeylerden oluşan bir illüzyon ve fantazm oyunudur. Bu düşsel evren kendine düşen görevi başarıyla yerine getirmektedir. Aslında kalabalıkları buraya çeken şey, çelişkileri ve güzellikleriyle gerçek Amerika'nın minyatürleştirilmiş toplumsal bir mikrokosmosuna benziyor olması, ve alınan kolektif (dini denilebilecek türden) keyiftir. Aracınızı otoparka bıraktıktan sonra içeride kuyruğa giriyor ve sonunda dışarıya yapayalnız ve kendi halinize terkedilmiş olarak çıkıyorsunuz. Bu düşsel evrendeki tek olağanüstü şey içerideki kalabalıktan yayılan sıcaklık ve sevecenliğin yanı sıra insana pek çok değişik duygu yaşatan bol miktarda oyun ve oyuncağın varlığıdır. Bir konsantrasyon kampına benzeyen otoparkla içerideki kalabalık arasında tam bir tezatlık vardır. Bir başka deyişle içerideki bin bir oyuncak insanları bir nehir misali oradan oraya sürüklerken, dışarı çıkan insan yalnızlığa (oyuncağına) arabasına doğru ilerlemek zorunda kalmaktadır.

Disneyland'daki düşsellik ne gerçektir ne de sahte. Burası gerçeğe özgü bir düşselliği, gerçeğe simetrik bir şekilde yeniden dönüştürebilmek amacıyla tasarlanmış bir caydırma (ikna) makinesidir. Bu çocuksu düşselliğe özgü sefalet ve yozlaşmışlığın nedeni de zaten budur. Bu evrene çocuksu bir görünüm verilmek istenmesinin nedeni, yetişkinlere özgü "gerçek" ve başka bir evren bulunduğu düşüncesini onaylatma arzusudur. Disneyland bir çocuksuluğun gerçek anlamda her yere hakim olduğunu gizleyebilmek için yetişkinlerinde buraya gelerek çocuklaşmalarına olanak tanımak gerçekte çocuk olmadıklarına inandırma amacıyla kurulmuş bir evrendir.

Yani artık gerçeklik diye algılanan imgeler, göndereni olmayan bir imgelem sistemine dönüşmüşlerdir, bu bağlamda simülasyon gerçeğin yerine almış, gerçek denilen şeyin içini boşaltmıştır. Kitapta buna yönelik pek çok örnek vardır; tanrı simulasyonu, hipermarketler, reklamlar, haber bültenleri, tarihsel filmler ve daha ilerde hologramlar gerçek tanrının, bir mal alışverişinin, tarihte aslında ne olduğunun ya da gerçekte haberin ne olduğu sorusunun yerini almıştır. İnsan bedeninin algılanması dahi bu simulasyon evreninden kaçamamıştır: Kozmetik reklamlarındaki "kusursuz" insanlar gerçekten var mıdır? yoksa onların varlığı kozmetik reklamları aracılığyla yaratılan, "insan modeli" simulasyonu mudur? Bu anlamda insanlık bir mobius şeridine girmiştir. Artık değerler kalmamıştır, değerin yerine kendi kendini tekrar tekrar yaratan, artık birşeyin de taklidi olmayan, sadece kendini tekrarlayan simulakrlar kalmıştır. Artık "değer" son tangosunu oynamaktadır. Dünya tıkanma noktasına gelmiştir, çevremizi saran tepkisizlik bu tıkanmanın en büyük kanıtıdır, zira gerçeğin yerine geçmiş simulasyonun kusursuzluğu gerçeği sorgulama konseptinin dahi içini boşaltmıştır. Bu anlamda Baudrillard nihilisttir; ama Nietzsche gibi değil, çünkü "tanrı ölmemiştir, hipergerçek (simulasyonun öznesi olan simulakr) bir şeye dönüşmüştür."


8 Haziran 2014 Pazar

Carlito's Way


Arabaları çok iyi tanırım. Çünkü on dört yaşından beri onları çalıyorum...

Carlito işlediği suçların cezasını çektikten sonra, avukat arkadaşının da yardımıyla hapishaneden çıkar. Artık kendine yeni bir yol çizmek istemektedir. Fakat kendisi uzak durmak istese de bela gelir ve kendisini bulur. Bu beladan edindiği küçük sermayeyi artırarak geleceğini kurmak istemektedir. Artık tek bir amacı vardır: Biraz para biriktirip araba işine girmek. Fakat, avukat arkadaşı Carlito'yu kirli bir işe bulaştırır. Carlito'nun bu işten sıyrılması oldukça zor olacaktır, hatta sıyrılamayacaktır. Mafya filmlerinin en önemlilerinden sayılan Carlito'nun Yolu, Brian De Palma'nın imzasını taşıyan muhteşem bir filmdir. Yönetmen, Scarface gibi bu filmde de, mafyanın iç işleyişini, kurallarını çok sarih bir biçimde ortaya koymaktadır.

Birileri beni aşağıya çekiyor. Bunu hissediyor ama göremiyorum. Daha önce de burdaydım, daha önce de vuruldum. Lütfen beni hastaneye götürmeyin. Lanet olası aciller kimseyi kurtarmıyor. Hayatınızda bir kez, gecenin bir yarısında sizi bulurlar ama ordaki en yetkili ne yapacağını bilmeyen Çinli bi stajyerdir.


3 Haziran 2014 Salı

Sinefil #4, “Sinema Notları”



• “Bazen yanlış bindiğiniz bir tren sizi doğru istasyonda indirir.The Lunchbox / Dabba

Çocuk, çocukken / Kollarını sallayarak yürürdü / Derenin ırmak olmasını isterdi... / Irmağın da sel... / Ve şu birikintinin de deniz olmasını / Çocuk çocukken... / Çocuk olduğunu bilmezdi / Her şey yaşam doluydu / Ve tüm yaşam birdi / Çocuk çocukken... / Hiçbir şey hakkında fikri yoktu / Alışkanlıkları yoktu / Bağdaş kurup otururdu / Sonra koşmaya başlardı / Saçının bir tutamı hiç yatmazdı / Ve fotoğraf çektirirken poz vermezdi...

Peter Handke'nin bu enfes şiiriyle girer Der Himmel Über Berlin. Filmin siyah beyaz duotone sekansları Wim Wenders'ten olma, muhteşem görüntü yönetmeni Henri Aleka'dan çıkma. Nick Cave, Oruç Aruoba esintilerine rastlanılan felsefe yüklü bu filmi kişisel sinema tarihimin en vurucu filmleri arasına not ettim. Sözlerini de: “Yazgı diye bir şey var mı bilmiyorum, ama karar vermek diye bir şey var.

Virginia Woolf'a dair izlenmesi gereken film: The Hours. “İnsanlar böyledir işte. Birbirleri için hayatta kalırlar.

Steven Soderbergh, çektiği ilk uzun metrajı “Sex, lies, and videotape” ile Altın Palmiye almış, hem Ocean's serisi gibi gişesi yüksek hem de “Traffic” gibi ağır yapımlarla iyi filmler çekmiş bir yönetmen. "Şimdilik" sinemaya veda ettiği son film olan 2013 yapımı Side Effects ise yönetmenin 89 yılında başlayan filmografisinde önemli bir yerde.

The Big Lebowski'de Donny, Reservoir Dogs'da Mr. Pink, Trees Lounge'da Tommy, Con Air'de Garland Greene, Pulp Fiction'da garson Buddy Holly, Wedding Singer'da da damadın kardeşi rolünde ayrı ayrı yarmış şahsiyet Steve Buscemi'nin “aynaya baktığımda, yaşlılıkla çevrelenmiş bir çift mavi göz görüyorum” sözü yoğun duygular oluşturuyor bünyede.

• Çok güçlü bir hikaye, çok güçlü bir yönetmen ve çok güçlü oyuncuların birleştiği bir film söyle deseler, Wes Anderson'un huzurunda eğilerek “The Grand Budapest Hotel” derdim elbette.

• “Cehennem acısı iki çeşittir. Ellerinle dokunabildiğin çeşit ve yüreğinde hissettiğin çeşit.

• Sıradışı bir hayata sahip Milena ile ona aşık psikiyatrist Alex'in hastalık haline gelen ilişkisinin öyküsü Bad Timing filminde vuku buluyor. Roeg'in bu filmi için prodüktörü “hasta insanlar tarafından, hasta insanlar için yapılmış, hasta bir film” diyerek senelerce "dvd"sini basmadığı bir film olma özelliği taşıyor. Kendi prodüktörü tarafından nefret edilen bir film olabilir fakat bu "sıkı" film yılda en az iki kez izlenmeli. İlaç niyetine.

• “Jackie Brown”da Bridget Fonda'nın Robert De Niro'ya “wanna fuck?” sorusuna De Niro'nun verdiği “yeah!” cevabı kadar basit olmalı hayat...



Immo Guitti