“Bedenimi büyük bir kutuya koyup, üzerinde Avustralya’da herhangi bir adres yazdırıp sokaktan geçen birine postalatacaktım. Böyle bir yarın hayalim vardı..”

CASS


Cass Pennant
'in -ki kendisi azili bir holigan- hayatini anlatan film: CASS!
29 aralik 2008'de dvdsi cikmisti.
Jon s. Baird -filmin yönetmeni- film icin buyuruyor ki:
"bizler; dünyanin 'en ünsüz futbol holigani'nin
nasil olup da 'en fazla satan yazarlardan biri'ne dönüstügünün,
büyüleyici hikayesini sunuyoruz.
"

Barış ve anarşi: Shepard Fairey

Seksenlerin ortasında "sokak sanatı" harekatını başlatan Shepard Fairey'in geçtiğimiz hafta tutuklanması tüm dünyada yankı uyandırmaya devam ediyor. Obama'nın seçim ikonu kırmızı, beyaz ve mavi renkli "Hope" posterinin yaratıcısı da olan Fairey üstadımız bildiğiniz gibi "arz-talep (supply and demand)" adlı ilk solo sergisinin açılışını yapmak üzere Boston'da yolda polislerce durdurulup, göz altına alınmıştı.
Fairey neden tutuklandı?
Yetmişlerden bu yana sokakları ve duvarları süsleyen "graffiti"lerin ilk çıkışı ikinci dünya savaşı sonrasına rastlar....

Doğu blokunu belirlemede kullanılan duvarlara ghetto insanları tarafından yapılan çeşitli yazılar düzene başkaldıran, mevcut sisteme çomak sokan özellikleri taşıyordu.

Seksenlerde sokak kültürü haline gelen ve kendi alt kültürünü yapan graffitiler genelde söz sanatını taşımaktaydı. Almanya'da yakılan ateş, uzunca sürmüş, sonrasında ise duvarda beliren yazılarda sadece "içerik" değil "görsellik" de önem taşımaya başlamıştı. "Barış ve anarşi" hareketini duvarlara taşıyan, Bush ve bomba graffitileri yaparak politik anlamlarda da mesajlar veren Fairey, Bant dergisinin verdiği Atatürk posterinin de çizimcisiydi. Hakkında iki tutuklama müzekkeresi yayınladığını yazan Boston Herald gazetesi ise daha önce Fairey'in özel ve kamu binalarına izinsiz çizdiği yazılar nedeniyle sayısızca kez tutuklandığı yazıyor. Sanırım ki, Obama'nın "ikon postercisi" olması bu kez tüm dünya gündeminin ilgisini çekmiş. Yetmişlerde, NY metrosunda binlerce graffitinin "kaygı dolu" mesajlarına mağruz kalan Amerikan "büyükleri" önce küçüklere sprey boya satışını engellemeye çalışmış, ardından da yasadışı olduğunu ilan etmiştir. Graffiti dünyanın çokça yerinde yasadışı olarak adlediliyor zira yakalanan "writer"lar, özel mülkiyet ve kamu malına zarar verme suçuyla yargılanıyorlar.

"Tribün anarşisi"

Esasen "kimi kandırıyorsunuz" demek istiyorum. Kime mi? Oldukça evvel başlatılan "iletişim toplantıları" başkan tarafından "bu ne lan" diye karşılanmış olacak ki, aylık yapılması gereken toplantının aylar sonra bir yenisi yapıldı. Ali Koç ve Şekip Mosturoğlu tarafından yapılan basın toplantısında "yedirilmeye" çalışan birçok konu var elbette. Örnekse; "kaybedilen hiçbir şey yok" yalanı. Kazanılan ne varsa?...

Oysa hatırlanması kuvvetle muhtemeldir ki, bu takım yürüye yürüye şampiyon olacaktı sezon başında. Avrupa'da başarının kriteri ise "geçen sezon gelinen yerin üstüne çıkmak" olarak bildirilmişti bizzat başkan tarafından... Yapılan sunum "kaybedilen birşey yok" diye başlayınca peşi sıra gelicekler de düşündürüyordu nitekim.

Bunlar taraftar olamaz!
Mosturoğlu böyle dedi. "Üç üç" diye bağıranlar taraftar olamaz! Değil zaten Mosturoğlu. Birkaç senedir ayırmaya çalıştığımız "taraftar/seyirci" kavramına göre onlar seyirci zira. Ama kalkıp bunu da "grup"ların üzerine yıkınca komik oluyor haliyle. Tribünün içindekileri inandırması zor, zor ama ekran başında ya da ertesi gün gazete başında okuyanları etkiler mi? Galiba, evet. Biraz sonra da "bizim hiçbir tribün grubuyla kavgamız yok" diyecektir ki dedi de zaten. Taraftarlığını ve Fenerbahçeliliğini sorguladığı "gruplar"la kavgalarının olmadıklarını da deklare etmiş oldu. Biz de yedik! Daha sonra sorunların "grup yöneticileri" ile olduğunu söyledi. Bunu da değerli "müşterileri"lerinin isteği gereği yaptıklarını söyledi. Maraton tribününde "ayakta" durup bağırma suretiyle müşterilerin maça konsantrelerini bozuyorlarmış. O kadar çok konsantre oluyorlar ki, "üç üç" diye bağırıp ne kadar maçın içinde olduklarını bizzat göstermeleri yeter sanırım. Ayrıca, tüm olanları "tribün anarşisi" ile bağdaştırıp Türk Futbol "ailesi"ne de sitemde bulunuyor: "Bizi yalnız bırakıyorsunuz." Ne yapacaklardı? Sizler gibi kendi taraftarlarına "ısmarlama" suçlar ile engel olup kendi bindikleri dalları mı keseceklerdi?

Kadıköy'de çam yarmalarının içinde F tipi tribün havası ile maç izleten bu "takım elbiseli yöneticiler" hem yönettikleri kulübü hem de camiasını henüz iyi kavrayamamışlar sanırım. "Kongrelerde grupları bitirdik, artık tek kendi grubumuz var" diye övünen bu yönetim aynı uygulamayı tribünde de göstermek istiyor. Ellerindeki güçleri de kullanarak taraftarlara cezalar vererek engellemeye çalışıyor. Bir kültürün asimile edilmesine göz yummayan bir avuç kalsa da inatla "ayakta" olan tribün insanları da bu günlerin de gelip geçeceğini biliyor. Ne yolcular gördük zira, hancı hep tribündekilerdi. Ve şimdi bay Mosturoğlu'nun dediği gibi "tribün anarşisi" istiyorum ben. İsyan ve direniş. Bu kültür bitmeyecek!