
Romanlarını ciddiye alan bir okurun var. Bunu neye bağlıyorsun?
Ciddiyetle okumalarına... Çünkü ben hayran olduğum yazarları öyle okurum. Kalemi elime alıp yazmaya başladığımda da farkettim ki ben de onlarla aynı sularda yüzüyorum. Bir ciddiyetten bahsettiğimiz için de bir imza gün ya da söyleşide okurlarla karşı karşıya geldiğimiz ilk tepkimiz, normal insan iletişiminden farklı olarak "gülümsememek" oluyor. Okurlarımla karşı karşıya gelince önce selamlaşmak için birbirimize gülüşmüyoruz, "Acaba ne desek?" diye bakıyoruz. Onun için de iş gayet ciddi gidiyor. Çünkü iki tarafın birbirine söyleyecekleri var ve bunlar illa gülümsemekle başlamak zorunda değil.
O zaman hemen sorayım, karşılaştığında ya da karşılaşabilseydin gülümsemeyeceğin yazarlar kimler?
Celine’le başlar. “Gecenin Sonuna Yolculuk”u 10-14 yaşlarında tesadüfen okumuştum. Sonra yıllar içinde farklı zamanlarda ve yerlerde tekrar okudum. Ve her defasında farklı bir şeyler anladım. Ama bu beni başka romanlar okuma konusunda durdurdu.
Neden?
Çünkü o kadar etkilenmiştim ki Celine’in hayatından, muhakeme üslubundan; başkasının muhakeme üslubuna ihtiyacım olmadığını düşündüm. Bu tabii yaşımla ve cehaletimle alakalıydı.
Başucu kitabın oldu mu?
Başucu kitabımdan ziyade, üzerinde durduğum ayakucu kitabına dönüştü. Ancak sonrasında ne kadar cahil kaldığımı farkettim. Bu hayattaki hayran olduğum tek gözlerin Celine’e ait olamayacağını, dünyanın yazı tarihinin çok daha zengin olduğunu anlayınca can havliyle diğer yazarları okumaya başladım. Ne bulursam okumaya başladım. Sonra göz bozma riskiyle tercihler yapmaya başlayınca karşıma Yahya Kemal, Oğuz Atay, Bukowski, Kozinskiler çıktı. Bu isimlerle dost oldum. Öyle bir dost oldum ki onlarla, karşılaştığımda gülümsemek yerine onlara sorular sormaya başladım. Sürekli soru soran ve azimle onların düşüncelerini hırpalayan ve ayıklayan bir dost... Allah’tan çok azı hayattaydı da karşılaşamadım. Ama gördüm ki tarih boyunca görülmez bir ip var. Ve bu ipe birbiriyle ilgisizmiş gibi duran insanlar tutunmuş. Hangi çağda olursa olsun beraber sıkıntılar ve huzursuzluklar içinde yazmışlar, üretmişler. Benzer sorunlar etrafında semazen olmuşlar.
O zaman sana şu soruyu sormak anlamlı olur: Nasıl ve ne kadar sürede yazıyorsun?
Çok kısa sürede. İlk kitabım “Kinyas ve Kayra”yı iki ayda yazmıştım. Bütün diğerlerini de... “Ziyan”a kadar... Onu yazmak bir buçuk yılımı aldı.
Neden kahramanların huzursuz ama ikiyüzlü olmamak adına tekme atmaktan çekinmeyen, masaları dağıtabilecek kişilikler?
Bu insanların erişebileceği fikirlerin daha ileri gitme ihtimali fazla. Huzursuz bir karakter sorulara cevap bulmak ister. Oğuz Atay"ın karakterleri tesadüfen seçilmiş karakterler değildir ya da Ahmet Hamdi Tanpınar"ın. Bunlar mecburlar böyle olmaya yani masaları dağıtmaya...
Peki karakterlerinden korkuyor musun?
Açıkçası ben onlarla aynı masada oturmak istemezdim…
Ehh, bence de o insanlarla yalnız kalmanın pek bir alemi yok. Kapı komşusu olmaya da… Hayatlarını daha çok uzaktan izleyip ölmelerini beklemek daha iyi. En azından karşı daire boşalmış olur! Zaten onlarla sadece yazarken irtibat kurmak mümkün. Bana gelince… Onların akıllarına girmek ancak yazarken mümkün. Girdikten sonra da artık benim için hiçbir şey ifade etmiyor oluyorlar. Zaten yazdıklarını çok beğenen biri de değilim, yani onları daha sonra düşünmek bile istemiyorum. "Ne yapıyorlar, ne ediyorlar, neyle ilgileniyorlar" diye. İlk yıllarda yeterli şevkim olsaydı internette kahramanların onların hayatlarını devam ettiren yazılar tasavvur etmiştim: Ama karşıma iki şey çıktı: Tembellik ve buna gerek olmaması. Çünkü fark ettim kitap bittikten sonra artık o kitapla hiçbir bağım kalmıyor. Onu düşünmüyorum. Bazı kitapları ne zaman yazdığımı bile tam hatırlamam. Mesela "Piç"i tam olarak ne zaman ve nerede yazdım hatırlamıyorum.
Bir okurun şöyle diyor: "Babamın beni öldürteceğini düşündürten yazar..." Okurlarına ne yaptığının farkında mısın?
Evet, ama bana onun on katını yaptılar başka yazarlar. Bu iş sırayla... İstiyorum ki okurlar da aynısını bana yapsın. Bu ama uyandırmakla, bu huzursuz etmekle ve bunun sonucunda gözkapaklarının gittikçe saydamlaşmasıyla ilgili... Yani gözler kapanırken bile görebilmekle...
Romanlarını birer cümle ile tarif etmen gerekse... Hangi cümleleri seçersin?
"Kinyas ve Kayra"; her şeyi reddeden iki insanın sonu belli olmayan bir yolculuğa çıkması... "Zargana"; her şeyi reddeden bir insanın aşık olması... "Piç"; her şeyi reddeden dört insanın gidecek cesareti olmayıp durmaları... "Malafa"; her şeyi isteyen bir insanın her şeye ulaşma çabası... "Azil"; her şeyden ve herkesten uzaktan olan biri... "Ziyan" ise her şeyin mümkün olduğu bir adamın hikâyesi.
Ciddiyetle okumalarına... Çünkü ben hayran olduğum yazarları öyle okurum. Kalemi elime alıp yazmaya başladığımda da farkettim ki ben de onlarla aynı sularda yüzüyorum. Bir ciddiyetten bahsettiğimiz için de bir imza gün ya da söyleşide okurlarla karşı karşıya geldiğimiz ilk tepkimiz, normal insan iletişiminden farklı olarak "gülümsememek" oluyor. Okurlarımla karşı karşıya gelince önce selamlaşmak için birbirimize gülüşmüyoruz, "Acaba ne desek?" diye bakıyoruz. Onun için de iş gayet ciddi gidiyor. Çünkü iki tarafın birbirine söyleyecekleri var ve bunlar illa gülümsemekle başlamak zorunda değil.
O zaman hemen sorayım, karşılaştığında ya da karşılaşabilseydin gülümsemeyeceğin yazarlar kimler?
Celine’le başlar. “Gecenin Sonuna Yolculuk”u 10-14 yaşlarında tesadüfen okumuştum. Sonra yıllar içinde farklı zamanlarda ve yerlerde tekrar okudum. Ve her defasında farklı bir şeyler anladım. Ama bu beni başka romanlar okuma konusunda durdurdu.
Neden?
Çünkü o kadar etkilenmiştim ki Celine’in hayatından, muhakeme üslubundan; başkasının muhakeme üslubuna ihtiyacım olmadığını düşündüm. Bu tabii yaşımla ve cehaletimle alakalıydı.
Başucu kitabın oldu mu?
Başucu kitabımdan ziyade, üzerinde durduğum ayakucu kitabına dönüştü. Ancak sonrasında ne kadar cahil kaldığımı farkettim. Bu hayattaki hayran olduğum tek gözlerin Celine’e ait olamayacağını, dünyanın yazı tarihinin çok daha zengin olduğunu anlayınca can havliyle diğer yazarları okumaya başladım. Ne bulursam okumaya başladım. Sonra göz bozma riskiyle tercihler yapmaya başlayınca karşıma Yahya Kemal, Oğuz Atay, Bukowski, Kozinskiler çıktı. Bu isimlerle dost oldum. Öyle bir dost oldum ki onlarla, karşılaştığımda gülümsemek yerine onlara sorular sormaya başladım. Sürekli soru soran ve azimle onların düşüncelerini hırpalayan ve ayıklayan bir dost... Allah’tan çok azı hayattaydı da karşılaşamadım. Ama gördüm ki tarih boyunca görülmez bir ip var. Ve bu ipe birbiriyle ilgisizmiş gibi duran insanlar tutunmuş. Hangi çağda olursa olsun beraber sıkıntılar ve huzursuzluklar içinde yazmışlar, üretmişler. Benzer sorunlar etrafında semazen olmuşlar.
O zaman sana şu soruyu sormak anlamlı olur: Nasıl ve ne kadar sürede yazıyorsun?
Çok kısa sürede. İlk kitabım “Kinyas ve Kayra”yı iki ayda yazmıştım. Bütün diğerlerini de... “Ziyan”a kadar... Onu yazmak bir buçuk yılımı aldı.
Neden kahramanların huzursuz ama ikiyüzlü olmamak adına tekme atmaktan çekinmeyen, masaları dağıtabilecek kişilikler?
Bu insanların erişebileceği fikirlerin daha ileri gitme ihtimali fazla. Huzursuz bir karakter sorulara cevap bulmak ister. Oğuz Atay"ın karakterleri tesadüfen seçilmiş karakterler değildir ya da Ahmet Hamdi Tanpınar"ın. Bunlar mecburlar böyle olmaya yani masaları dağıtmaya...
Peki karakterlerinden korkuyor musun?
Açıkçası ben onlarla aynı masada oturmak istemezdim…
Ehh, bence de o insanlarla yalnız kalmanın pek bir alemi yok. Kapı komşusu olmaya da… Hayatlarını daha çok uzaktan izleyip ölmelerini beklemek daha iyi. En azından karşı daire boşalmış olur! Zaten onlarla sadece yazarken irtibat kurmak mümkün. Bana gelince… Onların akıllarına girmek ancak yazarken mümkün. Girdikten sonra da artık benim için hiçbir şey ifade etmiyor oluyorlar. Zaten yazdıklarını çok beğenen biri de değilim, yani onları daha sonra düşünmek bile istemiyorum. "Ne yapıyorlar, ne ediyorlar, neyle ilgileniyorlar" diye. İlk yıllarda yeterli şevkim olsaydı internette kahramanların onların hayatlarını devam ettiren yazılar tasavvur etmiştim: Ama karşıma iki şey çıktı: Tembellik ve buna gerek olmaması. Çünkü fark ettim kitap bittikten sonra artık o kitapla hiçbir bağım kalmıyor. Onu düşünmüyorum. Bazı kitapları ne zaman yazdığımı bile tam hatırlamam. Mesela "Piç"i tam olarak ne zaman ve nerede yazdım hatırlamıyorum.
Bir okurun şöyle diyor: "Babamın beni öldürteceğini düşündürten yazar..." Okurlarına ne yaptığının farkında mısın?
Evet, ama bana onun on katını yaptılar başka yazarlar. Bu iş sırayla... İstiyorum ki okurlar da aynısını bana yapsın. Bu ama uyandırmakla, bu huzursuz etmekle ve bunun sonucunda gözkapaklarının gittikçe saydamlaşmasıyla ilgili... Yani gözler kapanırken bile görebilmekle...
Romanlarını birer cümle ile tarif etmen gerekse... Hangi cümleleri seçersin?
"Kinyas ve Kayra"; her şeyi reddeden iki insanın sonu belli olmayan bir yolculuğa çıkması... "Zargana"; her şeyi reddeden bir insanın aşık olması... "Piç"; her şeyi reddeden dört insanın gidecek cesareti olmayıp durmaları... "Malafa"; her şeyi isteyen bir insanın her şeye ulaşma çabası... "Azil"; her şeyden ve herkesten uzaktan olan biri... "Ziyan" ise her şeyin mümkün olduğu bir adamın hikâyesi.
röportaj buket aşçı










8 müdahale:
bu adam var ya bu adam
ele ayağa düştü iyice .
hepimiz popüler kültürün bir ürünüyüz...
76 doğumlu olması çok zoruma gidiyor doğrusu.
u adam kesinlikle "tembel hayalperest" avcısı. al kitabı, oku bir parça. sonra kapat gözlerini kur hayalini. çok kolay lan. istemsizce bi'gün kayra oluverirsin tutturursun bi' zihin ölümü, sabah akşam zeytinli-pepperonili pizza yersin; bi'gün piç olmak istersin, siklemezsin hayatı, insanları, anneyi-babayı; başka bi'gün kuyumculuğa soyunup ahlaksızca yaşamanın keyfini tadarsın; sonra inceden inceye küçümsediğin sarkastik bir real-time oyunun esiri oluverirsin; akabinde aniden azledilirsin!
* sorarlarsa , 'ne iş yaptın bu dünyada ?' diye,rahatça verebilirim yanıtımı.
' yalnız kaldım ! altı milyarın arasında doğdum.ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarından.
* sorarlarsa , 'ne iş yaptın bu dünyada ?' diye,rahatça verebilirim yanıtımı.
' yalnız kaldım ! altı milyarın arasında doğdum.ve hiçbirine çarpmadan geçtim aralarından.
ele ayağa düştü iyice .
Yorum Gönder