“Bedenimi büyük bir kutuya koyup, üzerinde Avustralya’da herhangi bir adres yazdırıp sokaktan geçen birine postalatacaktım. Böyle bir yarın hayalim vardı..”

God Listens to Slayer

hikayem bir gün evde bunalıp yağmurlu bir akşam üstü dereboyu'ndan sahile uzanma düşüncemle başladı. üstümde ergenliğe henüz girmiş bir çocuğun üstünde son derece sikko duran o deri montum vardı. altımda ne vardı hatırlamıyorum. hava çok bunaltıcıydı. sıcaktı, ama değildi. nemliydi, ama değil gibiydi. ''gideyim de raksotek'e yeni kaset gelmiş mi bakayım'' demiştim. orada kapağında beyaz suratlı, elbisesinin ortasında haç olan bir adamın olduğu kaset dikkatimi çekmişti. üzerinde değişik harflerle ''slayer'' yazıyordu. ''bu muymuş lan slayer, alıp dinleyeyim fazladan para var nasılsa'' diyerek o kasedi satın aldım.



yolda eve dönerken yanıma walkman'imi almadığıma hayıflandım. ne güzel oturur sahilde dinlerdim, çok fazla kimse yoktu zaten. ama merakım ağır bastı. kasedin içindeki kitapçık simsiyahtı, bir takım tekin görünüşlü olmayan adamlar enteresan pozlar vermişlerdi. şarkı sözlerine baktım, yarım yamalak ingilizcemle dahi slayer'ın bir takım şeylere çok sinirlenmiş olduğunu anlayabiliyordum. merakım daha da arttı. eve gittiğimde anneannem yoğurdun içine kayısı ve ekmek atmıştı, katık olarak yiyordu. muhtemelen biraz sonra da namazını kılacak, ardından kötü bir dizi izleyip yatacaktı. salona girdim, walkman'imin yerini sordum, ''bu da yeni moda oldu bangır bangır canavarları dinliyosun'' diye cevap verdi, ardından ''nereye koyduysan ordadır, ben görmedim.'' dedi. biraz arandıktan sonra babamın bana amerika'dan getirdiği sharp marka walkman'imi buldum. o zamanlar çok önemliydi bu walkman benim için, her ne kadar daha sonraları bir tane dijital sony karşılığı kendisini kuzenimle takas edecek olsam da (üstüne tarkan ve mustafa sandal kasetleri de vermiştim. keriz gibi büyüsüne kapılmıştı kasetlerin.) tek oyuncağım ve eğlencem oydu. kasedi taktığımda gitar sesleri başladı. ''n'oluyor amına koyim lan!!'' demeye kalmadan o ana kadar hayatımda duyduğum en ağır müzik başladı. bir anda coşmuştu. yavaşlamıştı, sonra gökgürültüsü gibi kulağıma tecavüz ediyordu. ama işin ilginci, o kasedi saatlerce, başım ağrıyana kadar dinledim. o ana kadar dinlediğim şeylerin hiç birine benzemediği için müziğin güzelliğinden daha ziyade enteresanlığına odaklandım. ''bu sesleri nasıl böyle çıkartabiliyorlar? vokalist nasıl böyle söyleyebiliyor? davulcusu hiç yorulmuyor mu?'' gibi sorular ardı ardına aklımı kurcalıyor, sonradan izleyeceğim live intrusion konserine kadar da o sorular yanıtsız kalıyordu.

slayer'ın tek kasedi diabolus in musica zannediyordum. yanlıştı. bir gün okuldan çıktıktan sonra her zaman olduğu gibi arkadaşımızın evine gidip orada grup dinleyecektik. grup dinlemek evet. bu deyim yerleşmişti ağzımıza. işte o gün, tuvaletten döndüğümde odada ilk ergenlik dönemimdeki en iyi iki dostum beni bekliyordu. ''bak şimdi sana çok acayip bir şey dinleteceğiz'' dediler, ardından çok güzel bir melodi başladı. dead skin mask idi bu. ve evet... slayer'ın başka albümleri de olduğunu, hatta bir çok albümü olduğunu o gün orada öğrendim. bulduğum ilk fırsatta yeni keşfettiğimiz, taksim'de bir pasajın içinde çekme ve dandik ses kaliteli, ama çok ucuz kasetler satan o kitapçı-kasetçide slayer'ın bir tane toplama albümünü buldum. içinde bütün hitleri vardı neredeyse. işte hayatıma damga vuran grupla asıl tanışmam bu cızırdayan kaset sayesinde oldu.

derken bir gün cd denen olayı keşfettik. henüz yayılmaya başlamış olan korsan cd tezgahlarından birinde bir gün soulfly'ın primitive albümünü bulduk. o cd'yi de çok geçmeden gazeteden kuponla aldığımız roadstar marka cd çalma ayrıcalığı sunan müzik setinde dinlemeye başladım. sekizinci şarkıdaki adamın sesi nedense bana çok tanıdık geliyordu ; tom araya ! bu noktadan sonra benim için geri dönüş yoktu. derhal slayer'ın bütün albümlerini pentagram cenk'in müzik zevkime büyük katkıları olan dükkanından topladım. cebimde beş kuruş para kalmamıştı. fakat buna karşılık slayer'ın bütün albümlerini dinleme ayrıcalığına kavuşacaktım. ne büyük bir zevk.

ingilizce dersinde hocanın verdiği ödevi panoya war ensemble'ın sözlerini türkçe'ye çevirerek asmamız, seasons in abyss'in klibin akmar pasajında bala göte bulduğumuz bir cd'de izlememiz, elemanları ilk defa kanlı canlı görmemiz, sonra live intrusion'da adamın koluna jiletle slayer yazısını kazımasından etkilenen sıra arkadaşımın aynı şeyi kalemtraş'ın jiletiyle yapıp bayılması. ama yapmıştı pezevenk. günlerce öyle kolu açık dolaştı müslümcüler gibi. mağrurdu.

uzun bir süre bu albümlerin hepsini hatim ettim. kaç kere dinlediğimi bilmiyorum bile, tahmin bile edemiyorum.

sadece müzik yapan, sadece müziği slayer'dan çok daha teknik ve kitabına uygun şekilde yapan sayısız grup var. fakat hiç biri asla slayer olamayacaklar. çünkü bu müziğin ruhu enstrüman hakimiyetinden ziyade içinde taşıdığı isyan ve sorgulayıcı nitelik. ruhsuzluk, hissedilmeden kağıt üzerinde yazılıp stüdyoda kaydedilen notalar, metal müziği öldüren şeyler. işte bence tam bu yüzden kerry king nota dersleri alırken sıkıldı, bu yüzden slayer bir seasons in abyss albümü hariç, hep müziğin öfkesine uygun karambol sololar attı. kendisinden binlerce kilometre ötedeki çocukları dahi etkileyebilmiş bu grubun sadece çok güzel kayıtlar ve tonlar ile başarıyı yakalayabilmesi, en azından benim için imkansızdı.

2002 yazında kıbrıs'a gittiğimde o zaman aşık olduğum kızı düşünerek geceleri saatlerce slayer dinliyordum. çok salakça. kız biraz ötemdeki evdeydi. durmadan beraber dolaşıyorduk. ama ben kıza olan sevgimi dahi slayer'da buluyordum. önce darkness of christ başlıyordu, sonra disciple, god send death, seven faces, exile, payback. stephen king romanları okurken sıcak kıbrıs akşamlarında slayer en büyük eğlencemdi.

sonra zaman her zaman olduğu gibi yine aktı. ha unutmadan anlatayım, slayer'ı ilk keşfettiğim dönemde arkadaşım olan bakkalda takılırken (evet bakkal, benden sadece 2 yaş büyük çok iyi arkadaşım) bir gün nasıl olduysa çok gaza gelerek ''slayeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeerrrrrrrrrrrrrrrrrr'' diye bağırdım. yan tarafımda duran adam bana dönerek ''neden kulağımın dibinde geğiriyorsun lan amına kodumun evladı'' diyerek bir tane tokat çaktı. ardından ben ne olduğunu anlamadan bir tane daha. kaçtım, bir börekçinin arabasının arkasına saklanarak anasına bacısına küfrettim. ağlayarak dayıma söyledim bu olayı. ardından dayım ne yaptı bilmiyorum. kesin dövmüştür. böylece slayer yüzünden ilk ve son dayağımı da yemiştim.

2005 yılı oldu, slayer memleketimizi şereflendirecekti nihayet. hep hazırdan yemeye alışmıştım çünkü ben slayer'ı keşfettiğimde onlar zaten bir çok albüm çıkartmışlardı ve ben 4 sene boyunca yeni albümün çıkmasını bekledim. neyse ki konsere geldiler...

o gece neler olduğunu bu gruba benim kadar gönül vermiş olanlar bilirler zaten. fakat bu, ömrümde gördüğüm ve gerçekten mutlu olduğum çok ender zamanlardan bir tanesiydi. az çaldılar, playlistte eksikler vardı, dave lombardo hastaydı, bunlar bile vız geldi tırıs gitti. ben slayer'ı izlemiştim. ötesi çok da önemli değildi.

sonra christ illusion geldi, slayer'ın 16 sene sonra tamamen thrash metal yaptığı albüm. flesh storm girdiğinde sanki çok eski bir tanıdığıma yeniden rastlamış gibiydim. kelimelerle ifade edilemeyecek duygular.

sene oldu 2010. ben bu grubu ilk dinlediğimden bu yana tam 12 koca yıl geçti. ben büyüdüm, bir çok başka grup dinledim, ve ilginçtir, sayıları az da olsa slayer'dan daha çok sevdiğim gruplar oldu. ama slayer hep bir başkaydı. çünkü slayer idi. bulduğum her yere ismini kazıdığım, uğrunda dayak yediğim, yaşadığım yerde lakabım olacak kadar insanlara benimsettiğim o grup.
sleazy mind

Elçiye zeval olmaz: "Öğrenci hakları"

Birazdan okuyacağınız yazı öğretmenliğini yaptığım bir lisede bir öğrenci tarafından kaleme alınmıştır. Elçiye zeval olunmaz diyerek ve "gerekli" kişilerce okunacağı öngörülerek buraya alınmıştır.

Öncelikle söylemek istediğim, her öğrenci arkadaşım gibi; gereken değeri göremediğimiz...
Biliyorum ki bunu duyduğunuzdu sayın öğretmenlerim; "neye göre?" diye bir soru yankılanacak kulaklarınızda. Hemen cevaplayayım;
Okulumuz kuruluşundan beri 2 yönetim değiştirdi ve her yönetim başkanı (okul müdürü) kendi istekleri doğrultusunda birtakım kararlar alarak öğrenime katkıda bulundukları konusuda kanaate vardılar. Bunu öğrenciler için yaptıkları varsayılsa da, bunun öğrenci-idare fikir alışverişi ile kesinlikle bir alakası yoktur.
Evrensel insan hakları bildirgesine bağlı olarak yayınlanan öğrenci hakları beyannamesinde ilk madde şöyledir; "düşüncelerini özgürce ifade etme." Şuanki yönetimde sizce bu mümkün mü? Durun söyleyeyim evet mümkün. Peki neye göre? "Hocam birşey görüşebilir miyim?" denildiğinde "gömleğini içeri sok!" ya da "o kravatın hali ne eşşek herif!" şeklinde aldığımız cevaplara göre mi..?

Diğer bir soruna gelirsek; "Akademik ve kişisel gelişimini destekleyecek ders dışı etkinliklere katılma" diye bir madde takıldı gözüme bahsi geçen beyannamede. Bu maddeye göre okulumuzda yapılan ders dışı bilgilendirme adı altındaki tek etkinlik rehberlik dersleri. O ders saati kapsamında da bilgilendirilmek ve sorunlarımızı dinlemek yerine azar işitmeyi tercih ediyormuşuz gibi bir davranışla karşı karşıya kalıyoruz. Öğrenci-öğretmen arasında bir tartışma çıktığında sayın öğretmenlerimiz cevap verecek bir şey bulamadığı zaman öğretmenliğinin vermiş olduğu güce yansıtıyor duruşunu.. Az önce çağdaş bir şekilde sıkıntılarmıza kendine özgü cevaplar veren öğretmenimiz bir süre sonra geri kafalı diye tabir ettikleri insalara yani sözde bizlere dönüşüyor nedense... Kendilerine verilen not defterleri ile bütün gücün kendilerinde oldukları kanısına varmışlar...
Peki ya ayakkabı? Aslına bakılırsa çok ufak bir sorun fakat öğretmenlerimiz o kadar büyütmüş olamalılar ki sözde akademik yardım dersinde (rehberlik) konumuz giydiğimiz ayakkabıların rengi, kravatımızın sarkıntısı, gömleğimizin pantalonun çevrensindeki simetrisi... Bunlar mı bizim gelecekteki öncümüz olacak?
Peki ya sorarım size sayın öğretmenlerim; "Neden illa siyah?" dediğimizde, "Alan var alamayan var. 100 lira verip aldığınız ayakkabılara diğer arkadaşlarınızın bakarak iç yakması mı gerekiyor? O yüzden siyah giyin diyoruz!" derken, günümüzde her marka ve modelin değişik renklerde ve çeşitlerde olduğunun haberi elinize geçmedi sanırım..
Peki ya telefon? Söylenilen savunma şu sayın öğretmenlerimiz tarafından:
"Kameralı telefon sahiplerinin neler yaptığını göryoruz internette. Her türlü şeyi utanmadan yapyorlar ve internete koyuyorlar. Siz görmek ister misiniz bayan akrabalarınızın bu tür görüntülerini?"
Öğrencinin cevabı ise "Peki ya kamerasız telefonların civar okullardaki iznine ne diyorsunuz hocam?"
Öğretmen; "Çocuklar yapılan bilimsel araştırmalara göre telefonun genç beyinlerde bağımlılık yaptığı saptanılmıştır." Peki ya okul dışı zamanlarımızda? Evimize gelip telefon, televizyon, bilgisayar gibi elektronik eşyalarıda mı arama sonucu okulun herhangi kilitli bir yerine koyup sene sonu alırsınız diyeceksiniz? Yani sayın öğretmenlerim eğer bağımlılık yapıyorsa bizi rehberlik derslerinde azarlamak yerine bu tür küçük bir o kadar da önemli sorunlarla bilinçlendirin, yoksa bu yöntemlerle bir yere varamazsınız...
* * *
Her sabah ayazında ip gibi sıraya dizilmiş bir şekilde asker misali diktatör öğretmenlerimizden yediğimiz hakaretler sonunda "iyi dersler" dileklerine isteksiz bir şekilde "sağol" dediğimiz ve sizi bu nedenle kızdırdığımız için de özür dilerim bütün arkadaşlarım adına. Her zaman için bizim iyi bir geleceğe adım atmamız için uğraşarak kendini yıpratan öğretmenlerime ve okul yönetim idaresine saygılarımla...!
Uğurcan B.

Antichrist: Kötülük hep galip mi gelir?

Lars von Trier özel hayatı hakkında en çok şey bildiğimiz yönetmenlerden biri. Onun sinemasıyla ilgilenen herhangi biri kısa sürede özel hayatına dair bazı bilgileri edinmekten kaçınamaz. Von Trier’in anne ve babasının komünist ve nüdist oldukları, küçük Lars’ı neredeyse hiç sınırlamadan yetiştirdikleri bilinir. Lars’ın bu serbest eğitimden hem olumlu hem de olumsuz etkilendiğini de biliriz. Olumlu yanı kendi kendisini kontrol ve disipline etmeyi öğrenmiştir. Kötü yanı ise her an kaosun kucağına düşeceğine dair bin bir tane korku geliştirmiş olmasıdır. Trier, 30 küsur yaşındayken, ölüm döşeğindeki annesinden babası bildiği kişinin asıl babası olmadığını öğrenir. Annesi doğacak çocuğu sanatçı genleri taşısın diye bir müzisyenle sevişmiştir. Doğrusu annenin tam isabet kaydettiğini söylemek mümkün ama Lars için üzülmemek de mümkün değil.

Bu sınır tanımayan yaşamlar Lars von Trier sinemasında etkisini bir şekilde gösterir. Filmlerinin birçoğunda idealistler ideallerinin tam tersini yapar konumda bulurlar kendilerini. Hayatı sınırlandırmaya, belirli kavramlarla açıklamaya çalışırken hayatın indirgenemeyecek bir şey olduğunu görmek durumunda kalırlar. İdeolojilerle hayata bir yön verilebileceğine inanmaz von Trier, inanmayı çok istese de. İyi niyetlere de inanmaz. Sonunda kötülük hep galip gelecektir. Çünkü doğa kötüdür.

Justin Sullivan yazdı, size de okumak kaldı...

bir dönemdi. hayatımın önemli bir dönemi. sadece onlar vardı hayatımda: "new model army." iyi günümde de, kötü günümde de... sesleri yankılanırdı odamda...

Dahke Türk basınını bir kez daha terse yatırdı ve kalemi vokalist Justin Sullivan'a bıraktı.
Dikkatle okuyun !!!



Seyirciler kategorize edilemez. İsterse tek kişi, isterse on binlerce... Herkes farklıdır, herkes ayrı bir bireydir. Müzisyenlerin yakındıkları "tek" tip seyirci hadisesi doğru değildir. Bir grup birden fazla kişi için farklı anlamlar taşır. Aynı mekanda, aynı grup dahi dinlense oradaki herkes aynı anlamı çıkarmayabilir. Herkesin orada bulunma nedeni aynı olamaz zira...

Müzik sözlerimiz... Yeterince insan için önemli. Bunu biliyorum. Takip edenler var. Ama aynı zamanda hiçbir şey anlamamasına rağmen grubu dinleyip sevenler de var. Yazılan bir şarkı sözü yazıldıktan sonra farklı yollarla irdelenir. Herkes istediği gibi düzenleyebilir, kendine çevirebilir.

Her ne kadar geriye dönmekten hoşlanmasak da, bir anlık nostalji sekansına teslim olduk ve bu sonbaharda geride bıraktığımız 30 yılın hatrına yarattığımızın gururunu yaşayalım dedik. Bu sebeple, her haftasonu iki gecelik gösteri ile başka bir şehirde olacağız. 2000 yılında da benzer bir uygulamayı yapmıştık ve bu sefer de aynısını yapacağız. Amacımız 13 albümden en az 4 şarkı çalabilmek... Pek tabii, bu sırayla olmayacak, rastgele bir seçimle gerçekleşecek. Misafirlerimizden veya eski üyelerimizden birkaçı ile de sahneyi paylaşmamız mümkün. Açıkçası bu tam belirli değil. Konserin yanı sıra New Model Army'nin sanat eserlerinden bir kısmını da sergilemeyi umut ediyoruz. Tabii ki bu çıkacağımız yerin özelliklerine de bağlı olacak...

Not 1: New Model Army, 30. yıl kutlamaları çerçevesinde 30 Eylül'de Ankara'da, 1 Ekim'de ise İstanbul'da (Ghetto Club) olacak...

Not 2: Justin Sullivan ile yaptığımız söyleşi yakında burada...

Kuantum, zaman, agnostik, aşk, meşk...


kuantum olayını beğendim yalnız zaman konusunda zırvalamışsın biraz. ateşin var mı?
kuantum için teşekkür ederim, zaman kavramına ise inanmam. em bu arada sigara kullanmam.
kitabını okudum, psikopat misin?
epilepsi hastalığım söz konusu. şizofreni de ırsi bir rahatsızlık. biraz da paronayaklık da görülmüş doktora göre. ama kitabı mı ilk okuyan da doktordu aynı zamanda.
kendine inanıyor musun?
kendi dileklerimi yerine getirebiliyorsam eğer.
tek mi duble mi diye sormuyorum.. buz ister misin ?
hayır bu yeterli.. bu arada mezenin hası muhabbetir. muhabbetimiz mezenin hası olmasına nedersin bu akşam ?
muhabbet, meze... hepsi de birer pranga olabilir her an insanın ayağına. zevk veren prangalar. ortak özellikleri, varlıklarının verdikleri zevkin uzun bir süre sonra hissedilememesi, yokluklarının ise derhal kalpte bir ağrı yaratmasıdır. hiç aşık oldun mu müdür?
evet. güzelliği tanrının kanıtıydı, şimdi ise laneti olsa gerek. ya sen ?
aşık oldum aşktan bir şey umarak... tanrı'ya tek sorusu olsa, "adriana lima'yı photoshopta çizerken beni niye paintte çizdin allahım?" derdi sanırım.
hıh. boşversene. Ya da inanırmısın immo ? korktuğun şeylere de olsa ?
ne ölüm, ne de hayat ! hiçbiri kovalamıyor beni rüyalarımda. hiçbirinin eli bana değmiyor. çünkü ellerim ceplerimde hiç olmadıkları kadar. varlığıma nedensizlikten delirdim ben...
ellerine değmeyen bir tek aşk değilmiş demek. ya gözlerin. değmek isteyenleri görmene rağmen cebinin içinde ki elleri görememen. korkaklık değil mi bunun adı ? ya da agnostik ?
bir agnostik, bir ateistle bir teist tartışırken aralarında oturup çayını yudumlayan kişidir, derdi bir dostum. o geldi aklıma. puştun tekiydi boşver...

i. g. & o. a.

Sen de başını alıp gitme ne olur !

"Kabataş Hakan" ismi ile tanışmam ikibinlerin başına denk gelir. Dahke'nin bir sayısı için gittiğimiz röportaj esnasında gözüme ilişmişti. Anılarını dinlemek huzur kelimesi ile eşdeğerdi adeta! Çarşı'nın "kafa" adamlarından Kabataş, tribünlerde yetişen ve tribünlere "ruh" katan isimlerden... Tribünün arkasında durur gibi olan ama aslında kalbinde yer alan isimlerinden. Hep farklı gelmiştir bana. Tavrıyla, görüntüsüyle, konuşmasıyla... Kabataş Hakan'ın üzerindeki üzerindeki tişörtü "che"ydi ve onu ilk gördüğümden itibaren başka hiç kimselere yakıştıramadım "che" tişörtlerini.
Akciğer kanserine yakalanmış güzel insan ! Tribünlerin "duruş" sahibi insanlara ihtiyacı var be güzel adam. Yen şu hastalığını, diren ve kazan. Sen de başını alıp gitme ne olur!