
yolda eve dönerken yanıma walkman'imi almadığıma hayıflandım. ne güzel oturur sahilde dinlerdim, çok fazla kimse yoktu zaten. ama merakım ağır bastı. kasedin içindeki kitapçık simsiyahtı, bir takım tekin görünüşlü olmayan adamlar enteresan pozlar vermişlerdi. şarkı sözlerine baktım, yarım yamalak ingilizcemle dahi slayer'ın bir takım şeylere çok sinirlenmiş olduğunu anlayabiliyordum. merakım daha da arttı. eve gittiğimde anneannem yoğurdun içine kayısı ve ekmek atmıştı, katık olarak yiyordu. muhtemelen biraz sonra da namazını kılacak, ardından kötü bir dizi izleyip yatacaktı. salona girdim, walkman'imin yerini sordum, ''bu da yeni moda oldu bangır bangır canavarları dinliyosun'' diye cevap verdi, ardından ''nereye koyduysan ordadır, ben görmedim.'' dedi. biraz arandıktan sonra babamın bana amerika'dan getirdiği sharp marka walkman'imi buldum. o zamanlar çok önemliydi bu walkman benim için, her ne kadar daha sonraları bir tane dijital sony karşılığı kendisini kuzenimle takas edecek olsam da (üstüne tarkan ve mustafa sandal kasetleri de vermiştim. keriz gibi büyüsüne kapılmıştı kasetlerin.) tek oyuncağım ve eğlencem oydu. kasedi taktığımda gitar sesleri başladı. ''n'oluyor amına koyim lan!!'' demeye kalmadan o ana kadar hayatımda duyduğum en ağır müzik başladı. bir anda coşmuştu. yavaşlamıştı, sonra gökgürültüsü gibi kulağıma tecavüz ediyordu. ama işin ilginci, o kasedi saatlerce, başım ağrıyana kadar dinledim. o ana kadar dinlediğim şeylerin hiç birine benzemediği için müziğin güzelliğinden daha ziyade enteresanlığına odaklandım. ''bu sesleri nasıl böyle çıkartabiliyorlar? vokalist nasıl böyle söyleyebiliyor? davulcusu hiç yorulmuyor mu?'' gibi sorular ardı ardına aklımı kurcalıyor, sonradan izleyeceğim live intrusion konserine kadar da o sorular yanıtsız kalıyordu.
slayer'ın tek kasedi diabolus in musica zannediyordum. yanlıştı. bir gün okuldan çıktıktan sonra her zaman olduğu gibi arkadaşımızın evine gidip orada grup dinleyecektik. grup dinlemek evet. bu deyim yerleşmişti ağzımıza. işte o gün, tuvaletten döndüğümde odada ilk ergenlik dönemimdeki en iyi iki dostum beni bekliyordu. ''bak şimdi sana çok acayip bir şey dinleteceğiz'' dediler, ardından çok güzel bir melodi başladı. dead skin mask idi bu. ve evet... slayer'ın başka albümleri de olduğunu, hatta bir çok albümü olduğunu o gün orada öğrendim. bulduğum ilk fırsatta yeni keşfettiğimiz, taksim'de bir pasajın içinde çekme ve dandik ses kaliteli, ama çok ucuz kasetler satan o kitapçı-kasetçide slayer'ın bir tane toplama albümünü buldum. içinde bütün hitleri vardı neredeyse. işte hayatıma damga vuran grupla asıl tanışmam bu cızırdayan kaset sayesinde oldu.
derken bir gün cd denen olayı keşfettik. henüz yayılmaya başlamış olan korsan cd tezgahlarından birinde bir gün soulfly'ın primitive albümünü bulduk. o cd'yi de çok geçmeden gazeteden kuponla aldığımız roadstar marka cd çalma ayrıcalığı sunan müzik setinde dinlemeye başladım. sekizinci şarkıdaki adamın sesi nedense bana çok tanıdık geliyordu ; tom araya ! bu noktadan sonra benim için geri dönüş yoktu. derhal slayer'ın bütün albümlerini pentagram cenk'in müzik zevkime büyük katkıları olan dükkanından topladım. cebimde beş kuruş para kalmamıştı. fakat buna karşılık slayer'ın bütün albümlerini dinleme ayrıcalığına kavuşacaktım. ne büyük bir zevk.
ingilizce dersinde hocanın verdiği ödevi panoya war ensemble'ın sözlerini türkçe'ye çevirerek asmamız, seasons in abyss'in klibin akmar pasajında bala göte bulduğumuz bir cd'de izlememiz, elemanları ilk defa kanlı canlı görmemiz, sonra live intrusion'da adamın koluna jiletle slayer yazısını kazımasından etkilenen sıra arkadaşımın aynı şeyi kalemtraş'ın jiletiyle yapıp bayılması. ama yapmıştı pezevenk. günlerce öyle kolu açık dolaştı müslümcüler gibi. mağrurdu.
uzun bir süre bu albümlerin hepsini hatim ettim. kaç kere dinlediğimi bilmiyorum bile, tahmin bile edemiyorum.
sadece müzik yapan, sadece müziği slayer'dan çok daha teknik ve kitabına uygun şekilde yapan sayısız grup var. fakat hiç biri asla slayer olamayacaklar. çünkü bu müziğin ruhu enstrüman hakimiyetinden ziyade içinde taşıdığı isyan ve sorgulayıcı nitelik. ruhsuzluk, hissedilmeden kağıt üzerinde yazılıp stüdyoda kaydedilen notalar, metal müziği öldüren şeyler. işte bence tam bu yüzden kerry king nota dersleri alırken sıkıldı, bu yüzden slayer bir seasons in abyss albümü hariç, hep müziğin öfkesine uygun karambol sololar attı. kendisinden binlerce kilometre ötedeki çocukları dahi etkileyebilmiş bu grubun sadece çok güzel kayıtlar ve tonlar ile başarıyı yakalayabilmesi, en azından benim için imkansızdı.
2002 yazında kıbrıs'a gittiğimde o zaman aşık olduğum kızı düşünerek geceleri saatlerce slayer dinliyordum. çok salakça. kız biraz ötemdeki evdeydi. durmadan beraber dolaşıyorduk. ama ben kıza olan sevgimi dahi slayer'da buluyordum. önce darkness of christ başlıyordu, sonra disciple, god send death, seven faces, exile, payback. stephen king romanları okurken sıcak kıbrıs akşamlarında slayer en büyük eğlencemdi.
sonra zaman her zaman olduğu gibi yine aktı. ha unutmadan anlatayım, slayer'ı ilk keşfettiğim dönemde arkadaşım olan bakkalda takılırken (evet bakkal, benden sadece 2 yaş büyük çok iyi arkadaşım) bir gün nasıl olduysa çok gaza gelerek ''slayeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeerrrrrrrrrrrrrrrrrr'' diye bağırdım. yan tarafımda duran adam bana dönerek ''neden kulağımın dibinde geğiriyorsun lan amına kodumun evladı'' diyerek bir tane tokat çaktı. ardından ben ne olduğunu anlamadan bir tane daha. kaçtım, bir börekçinin arabasının arkasına saklanarak anasına bacısına küfrettim. ağlayarak dayıma söyledim bu olayı. ardından dayım ne yaptı bilmiyorum. kesin dövmüştür. böylece slayer yüzünden ilk ve son dayağımı da yemiştim.
2005 yılı oldu, slayer memleketimizi şereflendirecekti nihayet. hep hazırdan yemeye alışmıştım çünkü ben slayer'ı keşfettiğimde onlar zaten bir çok albüm çıkartmışlardı ve ben 4 sene boyunca yeni albümün çıkmasını bekledim. neyse ki konsere geldiler...
o gece neler olduğunu bu gruba benim kadar gönül vermiş olanlar bilirler zaten. fakat bu, ömrümde gördüğüm ve gerçekten mutlu olduğum çok ender zamanlardan bir tanesiydi. az çaldılar, playlistte eksikler vardı, dave lombardo hastaydı, bunlar bile vız geldi tırıs gitti. ben slayer'ı izlemiştim. ötesi çok da önemli değildi.
sonra christ illusion geldi, slayer'ın 16 sene sonra tamamen thrash metal yaptığı albüm. flesh storm girdiğinde sanki çok eski bir tanıdığıma yeniden rastlamış gibiydim. kelimelerle ifade edilemeyecek duygular.
sene oldu 2010. ben bu grubu ilk dinlediğimden bu yana tam 12 koca yıl geçti. ben büyüdüm, bir çok başka grup dinledim, ve ilginçtir, sayıları az da olsa slayer'dan daha çok sevdiğim gruplar oldu. ama slayer hep bir başkaydı. çünkü slayer idi. bulduğum her yere ismini kazıdığım, uğrunda dayak yediğim, yaşadığım yerde lakabım olacak kadar insanlara benimsettiğim o grup.
sleazy mind














