“Bedenimi büyük bir kutuya koyup, üzerinde Avustralya’da herhangi bir adres yazdırıp sokaktan geçen birine postalatacaktım. Böyle bir yarın hayalim vardı..”

Çeltik



Çeyrek kala vapuruna yetişmem için hızlı adımlarla ilerlemem gerekiyordu, sıradan normum da zaten diğerlerine nazaran daha hızlı olduğundan makas ata ata ilerleyip vapura yetişmiştim. Güzel bir hatun karşısına geçip arada keserek zamanın geçmesini sağlayarak Beşiktaş'a geldim, Barboros bulvarında Conrad yakınlarındaki Nevzat abinin kumarhanesinin kapısını çalıyorum kapıyı Ogün açıyor:
- Vay dayı nasılsın ya... Halil abi de seni bekliyordu bugün, odasında şu an.
- Tamam kardeş.

Gözleri tedirgin bakışlardan çok uzaktır Ogün'ün ama biliyordu Halil abi ile askıya alınan para alışverişimizimin bitmediğini...
- Selamınaleyküm baba
- Aleykümselam, ayakta durma otur. Ogün çay getir Yılmaz abine.
- Ee nerdesin bakayım, işlerin nasıl?
- İdare eder baba, meseleyi daha çözemedim anlayacağın kefil olduğum abi terso! Onun parasını şimdi hesabına yollarız.
- Tamam koçum, çayını içeride içebilirsin.
- Yok baba acil kaçmam gerek...

internetten Halil abinin parasını transfer ediyorum nakit yatan açıklaması ile. Meblağ büyük olmasa da itimadı güçlendireceğini biliyorum her zaman yaptığım gibi tekin ve samimiyim.

Hoşgil oynayacak vaktim olmadığından veda ediyorum Halil abiye içeriye hiç girmeden. Yıldız'dan inen üniversiteliler renk katıyor Barboras'a her zamanki gibi. Bir an telim çalıyor öfkeli bir deli gibi her zamankinden daha öfkeli bu aralar çok tedirginim ondandır bu öfke! diyerek açıyorum, arayan kefil olduğum pokerde kaybeden emekli Erdinç Paşa, briç takılır genelde arada da parasına kumar oynar ama çoğu kimse bilmez ordudan emekli olduğunu Halil abinin mekanında. Benimle görüşmek istiyor ve önemli olduğunu söylüyor, ben de paşamın verdiği adrese taksiye binerek gidiyorum...

Yer Mecidiyeköy, bir avukatlık bürosu. Daha önce Erdinç Paşa'nın tanıştırdığı dgmden emekli bir savcı. Erdinç Paşa çok keyifli beni alnımdan öperek kısa zamanda halledeceğini söylüyor ve konuşacaklarının bu üçlüden başka kimsenin bilmemesi gerektiğini söylüyor, o da biliyor ağzımın çok sıkı olduğunu.

- Yılmaz senin kafanı pek karıştırmak istemiyorum, sana Ankara'ya gitmeni isteyeceğim orda biraz vakit geçireceksin 1 ay civarında sonra istediğinin daha fazlasını zamanla alacaksın bilirsin beni yokluğun sadece görselde kaldığını.
- Tabiki paşam..
- Çankaya'da bir arkadaşımızın yanında kalacaksın o sana her şeyi anlatacak burası pek güvenilir değil konuşmak için, seninle konuştuğumuz mevzular anladın sen!
- Evet paşam...

Numarayı alıp çıkıyorum kafamı ne kadar karıştırmak istemese de neler yaşayacağımı bildiğim için baya bir karmaşa içerisine şimdiden girdim. Taksiye binip Fulya'ya gidiyorum, sürpriz yapacağım Nagihan'a kapıyı çalıyorum içeride çok gürültü var, Nagihan'ı Gebze'de tanıdım kapalı çok sade ve güzel bir hatundu evden kaçmadan önce şimdi masaj salonunda çalışıyor oraya hiç uğramam arada evine gelirim ne de olsa aramızda organik bir bağ var...

Kapıyı açıyor Nagihan şaşkın bakışlarla beni beklemiyordu içeride misafileri vardı birkaç sap ! Kafası da güzeldi ve dağınık sanırım grup yaptılar. Tüm iştahımı kesiyor içeri davet ediyor beni gören saplar heybetimden tırsıyorlar ve izin istiyorlar Nagihan'dan. Onun da istediği bu zaten her zaman standartlardan daha büyüğünü ister, doğru duşa diyorum ve internet vs oyalanıyorum. Ona en son aldığım jartiyeriyle geçiyor karşıma erotizm ateş ateş içimde beni hiisset der gibi bakıyor içimdeki canavarı tekrar canlandırıyor ve tepişiyoruz kırkbeş dakika sırılsıklam oluyoruz. Ona veda edip Beyoğlu'na geçiyorum Nevizade'deki Şahika'ya. Orada safari portakal ile kafamı toparlıyıp Erdinç Paşa'nın beni sürükleyeceği son noktanın neresi olacağını düşünüyorum hapis mi yoksa kırmızı panjurlu ev ve minik minik çocuklar her şeyden uzak bir aile, panjur olmasa da olur deyip kendi kendime gülüyorum, ambiyans oldukça güçlü... Grace Jones - "Strange" ve safari portakal oldukça iyi mekan, bazen boş olduğu oluyor, benim gibi yaşayamayan canlılar gibi. Soluğu Yeldeğirmeni'ndeki dairemde alıp yarın için Ankara'ya 14:15'e biletimi alıyorum. Yatağıma uzanarak önce gün içerisinde birlikte olduğum anları düşleyip duvara bir çeltik atıyorum sonra da portishead ve sigara ikilisini buluşturup uykumun bu ikiliyle buluşmasını bekliyorum keyifle...

Biz susmaya onlar yakmaya devam ederken...


Haydarpaşa sadece bir bina mıdır? Değildir elbette. Bazıları için 'Manhattan' projesidir, bazıları içinse anılar yumağıdır. Benim içinse sıkı bir dost. Gece karanlığında, gündüz ışığında muhabbet edilesi bir dost. Bazen kendini iyi hissetmezsin, 'oraya' gidersin. Bazense en akıllı kararı almak için orada olursun. Gişesinden bilet alırsın, meyhanesinden 'fikir'... "Haydarpaşa yanıyor" dediklerinde içim yandı, bir o kadar da. Bir anlam veremedim. İnsan ne tuhaf oluyor bazen. Dün sevgilim yandı cayır cayır... Ama o kadar alıştık ki sessizliğe, düşüncelerimize susturucu takıldı...

oniki maymun

Espressolar kesmiyor artık soğuk kahve ile düşüncelerimi arttırıp minimal techno ile bütünleştiriyorum. Ricardo, Ellen, Craig hepsini seriye bağlıyorum; Glock'dan çıkan sıcak mermiler gibi melodileri de derinlerde işitiyorum. Keyif alabilmek için dozu sürekli artırmak gerekiyor. Psikoaktif maddeler hep daha fazlalaşıyor beynimde, lanet olasıca bağışıklık sistemim lanet olasıca kuşlar... Bugün çok hunzurdu insanlardan etkilendiklerini varsaydım göç ettiklerini unutarak. Neyse immo'nun önerdiği 1996 yapımı bir film alıyorum Janet Peoples ve David Webb Peoples'ın senaristliğini yaptığı anarşist amcamız Terry Gilliam'ın yönettiği Twelve Monkeys oha diyip anlatmak için nerden gireceğimi bilmiyorum ama kısaca özetlersek paranoid şizofrenin bu kadar detaylı anlatıldığını ilk kez bu filmde görüyorum zaten başlangıçta belirtilen filmin paranoid şizofreni hastalarından yapılan mülakatlardan yazıldığını yazan yazısı ilk görüşte aşık ediyor ne olduğunu bilmeden... Akıl Oyunları vs yanında bonibon şekeri gibi kalıyor, çok mutluyum bunu söyleyeceğim için. Çünkü filmin senaryosu da bir o kadar deli olmuş neden mi en başta hezeyanları ve sanrıları olan bir kaçığın başlangıçtan filmin sonuna kadar hasta olarak görülüp de filmin sonunda hasta olmadığını anlamak bir o kadar daha mutlu ediyor insanı. Yaşasın delilik, yaşasın göreceli yaşam kavramı, yaşasın anarşizm...
eray caka

Bir zamanlar Kadıköy!


Amaç sık sık geriye dönmek olmasa da, iki espresso içince 'bana çocukluğumu geri verin' diye haykırmak istiyorum. Neredeyse 'dante' gibi yarılamışken ömrü hala kurtulamayınca sınavlardan beyin göçü geçmişe doğru gidiyor. Haydarpaşa-Gebze banliyölerinde geçen bir çocukluk geliyor akla. Bir zamanlar Kadıköy diyesi geliyor insanın... Büyüdüğüm yer. Babamın omzuna çıktığım günler... Hayat henüz bu kadar yormamışken. Futbol benim için, senin içinken! Alaska Frigo hayat demekken. Semt pazarlarından alınan çubuklular, anneye diktirilen forma numaraları varken. Karaköy'ün küçük spor mağazaları varken, devasa spor endüstrisi yokken...
***
Sanki daha samimiydi her şey. En azından 5 dakika kala girilen, sinema koltuklarıyla süslenmiş bir stadyum yoktu. İçeri girmenin mücadele gerektirdiği, köfte kokularının hiç olmadığı kadar güzel koktuğu yıllarda tanıdım 'Maraton' tribününü. Bir insanın, betonarmeye aşkının ilk safhalarıydı. Özleneceği akıllara bile gelmezdi, gelemezdi. Hiç betonarme özlenir mi? Özleniyormuş... Delicesine hem de.
***
Kadıköy 'ruh'u olan bir yerdi biz futbol taraftarları için... Antreman izlemeye okuldan kaçıp gelecek kadar sevgimiz vardı. Yok olmaya yüz tutan sevgilerimiz var artık bizim. O günler de artık fotoğraflar kadar uzak...

Sıkı Can


... ve edip cansever'e göre:

"bu dünyada can sıkıntısının başka bir anlamı var baylar."

Sağanak Beyin #4

'sağanak beyin terörü' fanzini 4. sayısı ile sevenlerini bir kez daha kucaklıyor. muhteviyatında neler var diyenlere özlü bir söz: neler yok ki? haberler, wargasm kolektif, sınıf mücadelesi ve toplumsal mücadele (teodore antilli), club atletico colegiales futbol takımı, anarşistler ve şiddet, görsel-işitsel kritikler, über-dose & no heroes söyleşileri, gaetano bresci, konser kritikleri, youth crew, küçük sırlar, reklamlar... edinmek için malum yerleri kurcalayın.

3000


"Çıkmaz sokak"



Televizyonu kapayıp sokağa attım kendimi, sokak ismi vermiyorum kısaca Yeldeğirmeni! Evet ahşap evlerin bol bulunduğu Kadıköy'ün en ucra tarih kokan bölgesi, yukarı doğru soluk soluğa çıkıp Halitağa'ya doğru yol aldım. Sigaram caddeye girmemle bitti onu atacak çöp tenekesi de artık aramıyordum, gerçi cadde üzerinde belediyenin koyduğu sigara söndürme kutuları da ne de olsa ağzına kadar dolu olacaktı, dibinde sığmayan izmaritlerle. Yürürken sigara içmeyen beyfendilerden olmadığımı düşünmüş olabilirsiniz o da çok da sikimde değil tabii... Kızgınlığım var doğaya, tarihe, kitaplara, babama, büroksiye, adalete, hiç bitmeyen eşitsizliğe. Ama yine de varım yaşıyorum içimdeki bitmez umutlarla devam ediyorum yoluma. Ne kadar çıkmaz sokak çıktıysa çekmedim fişimi yine çekmeyeceğim. Hasanpaşa'dayım şu an caddede iki tiki kız mobese kameralarını aldırmadan esrarlarını ateşliyorlar ne kadar rahatlar sadece o imrendirdi beni yoksa içtikleri zıkkım başarısızlıkların, hayattan kaçışların ayrı bir yolu. Bu yollarda çıkmaz sokak çok fazla!

Sonunda geldim muhasebecimin yanına ne kadar temiz bir arkadaş ne kadar iyi bir bilseniz tabi bu düşüncem bana karşı atacağı yanlış adıma kadar sürecek yoksa herkes bana iyi, tekmeyi yiyene kadar! Ufak hesaplarımızı halletmemiz ve çayımı içmemle sevgili arkadaşıma veda ediyorum. Kadife Sokak'da müdavimi olduğum bir mekana yol alıyorum düşünürek, ziyaretten önce imrendiğim o kızların rahatlığında amsterdam rüzgarları falan esmiyordu aklımda, ben de bir bağımlıydım neticede artık içmesem de bu bağımlılık asla bitmez. Kaçışların, sahte mutlulukların en basit adreslerindendir esrar alkolden sonra en basiti sonra mezun olunur tölerans gösterir ilerlersin, ben ilerlemeden tökezleyenlerdenim. Yani muhasebecimin hala vurmadığı tekmeyi o çok önce vurmuştu. İki üç senelik aşkımız sonrasında vurduğu için çok şanslıyım yoksa bu bitmez bir aşk ve bir o kadar çıkmaz sokak hepsi mutlu bir yaşam için. Girdiğim girdap ya da yediğim tekmeyi düşünürken mekana da az kalmıştı. Birkaç kadeh kırmızı şarap unuttururdu bugünlük bunları... Bir de mekanın sosyal ambiyansı, neyse ki hava güneşli bahçede sigaramı içerek içeceğim şarabı. İçeceğim şarabı sikeceğim arabı...

Birkaç kadeh esrarın vurduğu tekmeyi bugünlük de olsa unutturmadı ne de olsa içimdeki girdabın tek bir sorumlusu olmasa da en büyük etkeniydi...

Yıl 2002'ydi...
Çok yoğun yaşıyorum zamanı mevsimlerden ilkbahar mevsim değişikliğinin insanlara ne kadar etki ettiğini bilirsiniz öyle bir dönem çok depresifim her şey üzerime üzerime geliyor, dumanlar, alkoller hiçbir şey kesmiyor beni. Soluğu Kuştepe'de bir arkadaşın terasında alıyorum, yapıştırıyor durmadan cigarayı, tvde Okan var Mor Ötesi de davetlisi arada çıkıyorlar sahneye melankolik ruhumun üzerine ateş serpiştiriyorlar, kafamı çok yoğun yaşıyorum keyifsiz de olsam çıkıp gezmek istiyorum, gelmiyor arkadaşım kafam bi dünya biniyorum taksiye soluğu Taksim'de alıyorum, Beyoğlu'nda turluyorum tinerciler geliyor yanıma sinyale, veriyorum bir para gitmiyorlar zaten bitmişler diye sıkıyorum kafalarına biri yaralanıyor birisi de önümde can çekişiyor. Unuttuğu annesini belki de düşünüyor o an kesit kesit, ben kurtardığımı düşünürken bir an düşüncelerim aksine ilerliyor kesit kesit düşündüğü annesini hatırladığını düşündüğüm için. Birden irkiliyorum bir sesle uyumuşum arkadaşım rivotil(rosch) almış camları kırıyor garipsemiyorum az önce hayalimde öldürdüğüm tinercinin kanı bozmuştu rüyamı, ne kadar yoğun olsa da Selim'in yumruklarından akan kan, tinercilerden akan kan bozmuştu hayallerimi, bir seri katil girmişti içime korkmuyordum kandan bıçağı aldığım gibi kestim boğazını Selim'in... Uykumu bölmeyecekti!!! Tekrar da uyuyamadım ekip arabası gelene kadar, sesten rahatsız olanların ihbarına düştüm bilmeseler de beni yakmışlardı benim kendimi yaktığımdan daha fazla... Gireceğim demir parmaklıkların küfünü koklarken hep bu anı ve ihbarcıları nasıl bulacağımı düşünecektim selimin yaşadığını öğrenene kadar. Selim komadan çıktığında vermiş ifadesini ve şikayetçi olmamıştı. Beni öldürmek için çıkmamı istiyordu. Oysaki, dakikalarca izlemiştim akan kanını güzel kafamla... O da bunu tadacaktı anlaşılan. Ama olmadı. Ben çıktığımda patlayan bir dosyasından tutuklanıp hüküm giymişti uyuşturucu satmaktan bir nevi torbacılıktan.

İçimdeki girdap devam ederken beri yandan da yan masadaki gurbetçi fransız kızların bozuk türkçeleri şaraptan daha fazla keyif vermişti, kızlar seksi ve güzeldiler ama benim vaktim yoktu. Hesabı isteyip Beşiktaş'a ordan da Şişli'ye gitmem gerekiyordu. Artık Fulya'daki sevgilimle buluşma zamanım gelmişti...

"Sıçmık" fanzin seçkin pasajlarda!

"Noizine" Haber Ajansi -Streetfootball- mahlasli din kardesimizin ajanslara ve bize gectigi önemli mesajiyla haberdar oldugumuz üzere İstanbul'un seckin pasajlari bir fanzine daha kavusmus oldu. Muhteviyati; bok, punk, serserilik ve kiskirtma olarak belirtilen fanzin bok haklarini savunan yegane yayin olarak da tarihe simdiden adini yazdirmis durumda. Yayina 'Deform Müzik'ten ulasilacagini belirten din kardesimiz aciklamasini söyle bitiriyor: "11 tane fanzin Deform'da. Para ödemeden tüketin!.."

%101 S.I.Y - SIÇ IT YOURSELF !!!

Porsuk kenarında tüter dumanım...

AL SEVGİLİM ANNE OL BUNUNLA!
hala porsuk kenarında tüter dumanım
al sevgilim anne ol bununla
kapılar gıcırdıyor öfkesi geriliyor kınımın
das kapital kadar incesin
görüyorum ellerini

vadide kurtlar annem ölüyör
mavi gökyüzü dürüyör

hala porsuk'ta
kaçıncı bu
dumansızdır tütünüm
yazdığım senaryolar anlatsın seni.
ah muhsin ünlü

İstiklal'deydin bugün...


Seni gördüm. 'Yeni' yaşına girerken... Nerede olacak be abi? İstiklal'deydin yine. İstiklal'deydin bugün. Tünelde hani resmin var ya. Biz onun altında yeryüzüne şarkılar gönderirken sen de öylece bizi izliyordun. Yine mırıldanıyordun, 'dido' diyordun. O kalabalığın arasında gördüm seni... Kulağım hep yankılanıyordu seslerinle. Müziğini ve 'düşünce'ni hissediyordum. İstiklal'deydin yine be...

Hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar'a, ateş hırsızlarına, Ernesto "Ç´e" Guevara'ya, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük. Ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya.
KAZIM

Yalnızlık

Hiç yalnız hissetmedim kendimi. Bir odada tek başıma kaldım, intiharın eşiğinde. Kendimi çok kötü hissettiğim oldu, ama hiçbir zaman birinin odaya girip kendimi daha iyi hissetmemi sağlayacağını düşünmedim. ya da birkaç kişinin... Başka bir deyişle, yalnızlık beni hiçbir zaman rahatsız etmemiştir, çünkü yalnız kalmaya doyamam. Ben kendimi insan dolu bir odada ya da tezahürat yapan seyircilerle dolu bir tribünde en yalnız hissederim. Ibsen'den bir alıntı yapacağım: "En güçlü insanlar genellikle yalnızdır." Hiçbir zaman içimden, "şuh bir sarışın içeri girip beni düzecek, taşaklarımı ovacak ve kendimi daha iyi hissedeceğim," diye geçirmedim. Hayır, onun hiçbir yararı olmaz. İnsanları bilirsin, "Hey, Cuma akşamı ne yapacağız? Burda kös kös oturacak mıyız?" Evet, kesinlikle. Çünkü yok dışarıda bir şey. Aptallık sadece. Aptal insanlarla fingirdeyen aptal insanlar. Geceye koşa koşa çıkmak gibi bir ihtiyaç içinde olmadım hiçbir zaman. Barlarda gizlendim, çünkü fabrikalarda gizlenmek istemiyordum. Hepsi bu. Milyonlarca insan adına özür dilerim, ama ben kendimi hiçbir zaman yalnız hissetmedim. Kendimden hoşnutum. Bildiğim en iyi eğlence kendimim. Biraz daha şarap içelim!