“Bedenimi büyük bir kutuya koyup, üzerinde Avustralya’da herhangi bir adres yazdırıp sokaktan geçen birine postalatacaktım. Böyle bir yarın hayalim vardı..”

Zincirli zihin gelişme gösteremez!

YERALTI ÖYKÜLERİ - 3
ERAY CAKA

Sabahın ilk saatleri odam leş gibi sigara kokuyor, pencereyi açıp havalandırmak için yatağımdan hızla kalkıyorum serin bir hava ve yağmur yağıyor, sıcak bir duş sonrası canlanmak için bir dakikalık soğuk su şoku sonrası ortaköy gecelerindeki dans pistlerinde zıplayanlar kadar enerjik ve kendimi seksi hissediyorum. Moral için birebir terapi soğuk su vücudumun titremesi bir kedininki kadar aciz olsa da sonrasında adeta mükemmel bir dinamit etkisi gösteriyor bedenim ve ruhum da... Kahvaltı için bir kaşık bal ve sonrasında iki fincan filtre kahve ile güne başlamak için hazır hissediyorum kendimi. Saat ona doğru geliyor bavulumu hazırlıyorum ne de olsa bir ay takılacağım Ankara semalarında beklentiler karşılıklı bu alemde güvenilecek adam para ile bulunur ya da para ne yazık ki seveceğin ve sevileceğin de böyledir çocuksu ruhundan kırıntılar kalmamışsa ! Şu an rıhtım caddesindeyim. Kalabalık her zamanki gibi bir yerlere kaçışanlar, düşünmeden yoksun insanlar da çoğunluğu oluşturuyor, yürüme kuralları için taahhütlendirmek gerekiyor birbirlerine çarptıklarında nazikçe afedersin demek için ! Ya da arkasına dönüp bakıp afedersin diyeni ödüllendiren benliğimizi kınamamız gerekiyor batı normlarına ulaşamadığımız toplumumuzu yönetenleri seçtiğimiz için...

Ofisime geliyorum her şey rayında topu topu beş kişi çalışıyoruz. Avrupa'dan ithal fenomen ürünler getirip iç piyasadaki bayilerimize veriyoruz. Sistem ne kadar otursa da büyümek için ben hep aktif olarak yapamadıklarımızı keşfederim. Neyse Levent'e olmadığım günler neler yapacağını anlatarak düzeni ben var gibi devam ettirmesini belirterek çıkıyorum bir kaç toplantıda bensiz olsun diyerek. Erdinç Paşa'yı arıyorum meşgule alıyor on dakika sonra artı 49'la başlayan bir numara ile çağrı geliyor:
- Yılmaz ben Erdinç abin merhaba.
- Merhaba paşam.
- Sana bir numara mesaj atacağım, o numarayı al bu telefonunu da Ankara'da kullanma. Kendine yeni bir hat al.
- Tamam paşam.
- Beni Ankara'dan hiç aramayasın ha !
- Tamam paşam.
- Hadi yolun açık olsun sağlıcakla.
- Eyvallah.



Gerekli işlerimi halledip eve çıkıyorum mesajdaki numarayı yeni aldığım numaraya kaydediyorum görüşeceğim kişi Özcan Bey. Onunla konuşmak yolun başlangıcı olsa gerek. Nefes nefese çıkarak merdivenleri dairemin kapısını açıyorum pencereleri kapatıp birkaç kitap ekliyorum bavuluma. Hattımı da Levent'e yönlendiriyorum. Öğle yemeği için orta boy pizza söyleyip uzanıyorum yatağıma pall mall sigarımı yakmadan ! Yemek sonrası Sabiha Gökçen'e doğru yol alıyorum, dış hatları çok severim kendimi bir anda olsa Avrupa'da hissettiriyor ama iç hatlar da fena sayılmaz. Bir saat kitap okumak için iyi bir zamandı. Esenboğa'ya inmek üzeriyiz gayet rahatım ve oldukça iyi hissediyorum kendimi. Özcan Bey'i aramak ve onunla kuracağım diyalog sonrası aynaya bakıp aynı hislerin devam edip etmediğini gözlerimin içine bakarak görmek istiyorum ruhumu zaten biliyor olacağım derinlerde ! Taksiye binmeden giriyor koluma saçlar sıfır bir seksen beşlerde otuz sekiz kırk yaşlarda oldukça temiz görünümlü... Hayırdır diyorum Özcan ben diyor gülümseyerek, tabi ne kadar şaşırsam da belli etmiyorum...

Araç nerede diyerek bavulu bir an önce atmak istiyorum bagaja. Oraya gidiyoruz diyerek yorgunluğumu anlarcasına tebbessüm ediyor. Ulus'a doğru yola çıkıyoruz:
- Özcan Bey Ankara'yı çok severim İstanbul ile arasında oldukça ciddi bir fark var. Buranın çok eksiği olsa da esen rüzgar daima beni cezbetmiştir.
- Nasıl bir rüzgar Yılmazcığım ?
- Kısaca "düzen" desem.
- Evet olabilir.


Bu herif pek konuşma taraftarı değil anladığım kadarı ile ya da ben itici buldum:
- Özcan Bey askersiniz değil mi ?
- Evet öyle diyebiliriz, ben psikolojik harekat daire başkanlığında özel şubede üst teğmenim.
- Oldukça zor olmalı işiniz.
- Neden ?
- Türkiye'nin psikolojisi ! Başka ne diyebilirim.


Gülmesi ve başını sallaması ile evet haklısın dedi. Neyse ki az çok bilgim var Erdinç Paşa'dan zamanında şirinler çizgi filmini dahi bu birim getirtmiş komünizmi çocukların hayallerine ismini bilmeden sokmak için. Daha bunun gibi ne oyunlar oynanıyor yazılı basında medyada internette ama hiç de ilgimi çekmemişti, hatta devlet kanalı Amerika'dan ithal edeceği filmlerin listesinide önce bu birime yollarmış onlar gerekli fizibiliteyi yaptıktan sonra hangilerinin şartlara uygun olduğunu not düşerlermiş bunlar gibi niceleri olsa da halkımız çok bilinçli koyun olmaya devam ediyor. Düşündüğü tek şey Tanrı ile aralarını düzeltmek hayat şartlarına uyum sağlamak. Şükürcülüğün en büyük silah olduğu devletlerin yüz yıllardır bildiği ve uyguladığı bir din politikası ! Daha nasıl bir hareket olsun ki baştan kopmuş ya da koparılıyor daima, diğerleri de cabası. Hareketmiş sikimin mantarları...

* * *

Yeraltı Öyküleri - 1: Çıkmaz Sokak
Yeraltı Öyküleri - 2: Çeltik

Yassu Lefterimu!




geçmiş yılları geri getiremezsiniz, ama anılarınız hep sizinledir, ister kendi sahanızda ister deplasmanda, rakip sahada oynayın. anılarımda fener'in yaman futbolcusu ve giderek ilahı olan büyükada'lı lefter küçükandoniadis'in hep yeri olmuştur. radyoda muvakkar ekrem talu ya da sulhi garan'ın "naklen" anlatttığı futbollu, gazozlu, leblebili, "çocuk haftası" ve "binbir roman"lı çocukluk günlerimden bugüne, gönlümün bir köşesinde hep yer verdiğim bir "kalo anthropo", benim deyişimle okkalı bir insandır lefter.

anneannemin teyzemle birlikte gittiği halk pazarında bana aldığı ve o günler için büyük yenilik sayılan madeni fb tokalı plastik kemeri takardım kısa pantolonlarıma. plastik kemerler koptu gitti, lefter'li yıllardan lefter'siz yıllara, sarı-lacivert çubuklu formalardan çubuksuzlara, zaman gelip geçti. ama o, aklımızda hep kaldı; top sihirbazı, aynı zamanda efendilik ve vefalılık simgesi olarak.

o, bu topraklarda yaşayan bir bizanslı'dır, bir osmanlı'dır ve gerçek bir türk'tür. yeşil sahaların devini son olarak haziran 1960'ta ankara 19 mayıs stadyumu'nda izlemiştim, türkiye'nin iskoçya ile oynadığı millî maçta. ilk golü metin atmış, sonra da "ordinaryüs" lefter'in iki şık golü gelmiş, genç şenol da skoru tayin etmişti: 4-2 sanıyorum, ilk kez britanya adaları'ndan bir millî takımı yeniyorduk. 18 yaşında bir genç olarak çok mutlanmıştım. lise sonrasında yüksek öğrenim için yurtdışına gittiğimden bir daha onu işbaşında görme olanağım olmadı. kayıplı çıkan benim. sahaya 9 kez de kaptan olarak çıkan lefter'in millî maçlarda attığı toplam 22 gol rekorunu ancak geçen yıllarda hakan şükür kıracaktı. ama futbol tarihimizde istanbullu rum kökenli vatandaşımız lefter küçükandoniadis'in 1948 nisanı'nda yunanistan'la atina'da karşılaşan türkiye millî takımı'nın galibiyet golünü atması kadar anlamlı kaç gol vardır ki?

1925 doğumlu lefter gerçekten yetenekliydi. çok genç yaşta büyükada'da futbol oynarken dikkatleri çekti. abisi beyoğluspor'da oynuyordu. ancak, onu taksim kulübü kaptı. taksim'in birinci takımında oynadığı zaman yaşı henüz 16'ydı. iki yıl boyunca istanbul mahalli liginin en gözde oyuncuları arasında gösterildikten sonra diyarbakır'da tam dört yıl süre ile askerlik görevini yerine getirecekti. şimdilerde çoğunun operet askerliği yaptığı profesyonel futbolcularımızı düşünüyorum da... ama o günlerde askerlik gerçekten uzun sürerdi, çünkü 2. dünya savaşının türkiye üzerine yaklaşan gölgesi silahlı kuvvetlerimizin mümkün olduğunca güçlü tutulmasını zorunlu kılıyordu.

mehmetçik lefter, 1946 yılının aralık ayında terhis olup istanbul'a döndüğünde bu kez onu taksim'den transfer etmek için fenerbahçe kulübü bekliyordu. açık profesyonelliğin olmadığı o günlerin 200 lirasına fenerbahçeli oldu lefter. büyükada'nın ele avuca sığmaz çocuğu 1947'den 1965'e sarı-lacivert formasıyla türk futbolünde gerçek bir efsane olacaktı. leftet yurtdışında futbol elçimiz olarak da dikkatleri çekti. 1951-52'de 20 bin lira karşılığı transfer olduğu italya'nın fiorentina, 1952-53 sezonunda ise fransa'da nice takımında oynadı. ama o büyükada'sız yapamıyordu. yurda döndü ve 1965'e dek yeniden fenerbahçe'yi başarıdan başarıya götürdü. ne çalımlar, ne frikikler, kornerler, ne penaltılar attı; rabbim, şapka çıkartırdı. ah o günlerde bizde tv olsaydı da yıllar sonra, soluk ve çizilmiş siyah-beyaz birkaç film karesi yerine, onu "banttan" izleyebileydik... onu top koştururken görmeyenler şanssızmış, karşısında oynamayanlar ise ne kadar da şanslıymış diye düşünürdük, eminim.

"müdafilerin" korkulu rüyası "ser muhacim" lefter, futbola erken başladı, geç bitirdi. yeşil sahalara veda ettiğinde 38 yaşındaydı. ama nüfus kâğdı 41 yazıyordu. öyle ya, minik ustaya taksim kulübünde lisans çıkarabilmek için yaşını büyütmek zorunda kalmışlardı. fenerbahçe formasıyla 615 maça çıkan ve 18'i ezelî rakip ama dost galatasaray'a, toplam 423 gol atan lefter, gerçekten uzun verimli bir yıldızdı. taraftarın "ver lefter'e yazsın deftere" sloganı boşuna çıkmamıştı. hele üstad bir "ceza alanı"na girmesin, ince bir bilek hareketi, bakmışınız top filede.

ne var ki, bir metin oktay'ın, bir can bartu'nun, bir hakan şükür'ün tersine, lefter, ne futbol oynadığı yıllar ne de eline geçen paralar açısından alın terinin gerçek karşılığını pek alabildi. tıpkı bir başka doğal yetenek beşiktaşlı şükrü gülesin gibi. ii. dünya savaşı sırasında millî maçlar yapılamadı. millî maçların yeniden başladığı dönemde bile, türkiye'nin oynadığı millî maçlar yılda birkaçı geçmiyordu. bereket, lefter 1948 olimpiyatlarfna katılan ve 1954 dünya kupası finallerinde oynayan millî takımımızda yer aldı. genelde yabancı arenalara uzak bu kısır ortama karşın, "ilklerin adamı" lefter, gene de türkiye'de millî formayı 50 kez giyerek "altın şeref madalyası'nı alan ilk futbolcumuz olmayı başaracaktı.

fenerbahçe formasıyla, amatör mahalli liglerin dışında, 2 kez istanbul profesyonel ligi, 3 kez türkiye şampiyonluğu da yaşayan lefter'in "jübile"si yapıldı, ama futboldan kopmadı. önce, yunanistan'da egaleo ve güney afrika'da johannesburg takımlarında oyuncu-antrenörlük yaptı. ardından samsunspor, orduspor, mersin idman yurdu ve boluspor'da teknik direktör olarak sahaya çıktı. son yıllarda spor yazarlığını sürdüren futbol virtüözü lefter, saha dışındaki efendiliğiyle de hep sevildi ve hep sevdi. çapkın mıydı? belki. ama karda yürüdüğünde izini belli etmedi. eşini ve yavrularını hep el üstünde tuttu.

türkiye'nin gelmiş geçmiş en büyük futbolcuları sayıldığında adı ilk sırada gelen lefter, büyükadalılıktan da hiç vazgeçmedi. istanbullu ünlü birçok rum kökenli sporcunun yaptığı gibi, örneğin sofyanidis, kasapoğlu, yunanistan'a göç etmeyi de hiç mi hiç düşünmedi. o, mahallesinden, komşularından, bakkalından, kasabından, manavından, tozlu futbol sahasından, eşeklerinden, faytonlarından, vapurlarından hiç kopmadı. "ohi pedimu!"...kahvede, lokantada dost masalarındaki yerini hiç boşaltmadı. bizdendi, bizlerle kaldı. bizlere ne haç, ne hilal, ne de davud'un yıldızı fark eder, bizler insan'ı severiz çünkü. eskiden olduğu gibi, bugün de aynı evde, adalar belediyesi tarafından adı verilen "fenerbahçeli lefter sokak"ta oturan 77'lik delikanlıya, türk futbolunun ölümsüz oyuncusuna, çocukluğumun kahramanına, gençliğimin gururuna "yassu lefterimu!" diyorum, canı gönülden.

artun ünsal tarafından 2002'de kaleme alınan bu yazı lefter'in rahatsızlığı sebebiyle yeniden burada yerini aldı. dayan lefter!

Okurlarımı hırpalıyormuşum; başka yazarlar bana on katını yaptı!

Romanlarını ciddiye alan bir okurun var. Bunu neye bağlıyorsun?
Ciddiyetle okumalarına... Çünkü ben hayran olduğum yazarları öyle okurum. Kalemi elime alıp yazmaya başladığımda da farkettim ki ben de onlarla aynı sularda yüzüyorum. Bir ciddiyetten bahsettiğimiz için de bir imza gün ya da söyleşide okurlarla karşı karşıya geldiğimiz ilk tepkimiz, normal insan iletişiminden farklı olarak "gülümsememek" oluyor. Okurlarımla karşı karşıya gelince önce selamlaşmak için birbirimize gülüşmüyoruz, "Acaba ne desek?" diye bakıyoruz. Onun için de iş gayet ciddi gidiyor. Çünkü iki tarafın birbirine söyleyecekleri var ve bunlar illa gülümsemekle başlamak zorunda değil.

O zaman hemen sorayım, karşılaştığında ya da karşılaşabilseydin gülümsemeyeceğin yazarlar kimler?
Celine’le başlar. “Gecenin Sonuna Yolculuk”u 10-14 yaşlarında tesadüfen okumuştum. Sonra yıllar içinde farklı zamanlarda ve yerlerde tekrar okudum. Ve her defasında farklı bir şeyler anladım. Ama bu beni başka romanlar okuma konusunda durdurdu.

Neden?
Çünkü o kadar etkilenmiştim ki Celine’in hayatından, muhakeme üslubundan; başkasının muhakeme üslubuna ihtiyacım olmadığını düşündüm. Bu tabii yaşımla ve cehaletimle alakalıydı.

Başucu kitabın oldu mu?
Başucu kitabımdan ziyade, üzerinde durduğum ayakucu kitabına dönüştü. Ancak sonrasında ne kadar cahil kaldığımı farkettim. Bu hayattaki hayran olduğum tek gözlerin Celine’e ait olamayacağını, dünyanın yazı tarihinin çok daha zengin olduğunu anlayınca can havliyle diğer yazarları okumaya başladım. Ne bulursam okumaya başladım. Sonra göz bozma riskiyle tercihler yapmaya başlayınca karşıma Yahya Kemal, Oğuz Atay, Bukowski, Kozinskiler çıktı. Bu isimlerle dost oldum. Öyle bir dost oldum ki onlarla, karşılaştığımda gülümsemek yerine onlara sorular sormaya başladım. Sürekli soru soran ve azimle onların düşüncelerini hırpalayan ve ayıklayan bir dost... Allah’tan çok azı hayattaydı da karşılaşamadım. Ama gördüm ki tarih boyunca görülmez bir ip var. Ve bu ipe birbiriyle ilgisizmiş gibi duran insanlar tutunmuş. Hangi çağda olursa olsun beraber sıkıntılar ve huzursuzluklar içinde yazmışlar, üretmişler. Benzer sorunlar etrafında semazen olmuşlar.

O zaman sana şu soruyu sormak anlamlı olur: Nasıl ve ne kadar sürede yazıyorsun?
Çok kısa sürede. İlk kitabım “Kinyas ve Kayra”yı iki ayda yazmıştım. Bütün diğerlerini de... “Ziyan”a kadar... Onu yazmak bir buçuk yılımı aldı.

Neden kahramanların huzursuz ama ikiyüzlü olmamak adına tekme atmaktan çekinmeyen, masaları dağıtabilecek kişilikler?
Bu insanların erişebileceği fikirlerin daha ileri gitme ihtimali fazla. Huzursuz bir karakter sorulara cevap bulmak ister. Oğuz Atay"ın karakterleri tesadüfen seçilmiş karakterler değildir ya da Ahmet Hamdi Tanpınar"ın. Bunlar mecburlar böyle olmaya yani masaları dağıtmaya...

Peki karakterlerinden korkuyor musun?
Açıkçası ben onlarla aynı masada oturmak istemezdim…
Ehh, bence de o insanlarla yalnız kalmanın pek bir alemi yok. Kapı komşusu olmaya da… Hayatlarını daha çok uzaktan izleyip ölmelerini beklemek daha iyi. En azından karşı daire boşalmış olur! Zaten onlarla sadece yazarken irtibat kurmak mümkün. Bana gelince… Onların akıllarına girmek ancak yazarken mümkün. Girdikten sonra da artık benim için hiçbir şey ifade etmiyor oluyorlar. Zaten yazdıklarını çok beğenen biri de değilim, yani onları daha sonra düşünmek bile istemiyorum. "Ne yapıyorlar, ne ediyorlar, neyle ilgileniyorlar" diye. İlk yıllarda yeterli şevkim olsaydı internette kahramanların onların hayatlarını devam ettiren yazılar tasavvur etmiştim: Ama karşıma iki şey çıktı: Tembellik ve buna gerek olmaması. Çünkü fark ettim kitap bittikten sonra artık o kitapla hiçbir bağım kalmıyor. Onu düşünmüyorum. Bazı kitapları ne zaman yazdığımı bile tam hatırlamam. Mesela "Piç"i tam olarak ne zaman ve nerede yazdım hatırlamıyorum.

Bir okurun şöyle diyor: "Babamın beni öldürteceğini düşündürten yazar..." Okurlarına ne yaptığının farkında mısın?
Evet, ama bana onun on katını yaptılar başka yazarlar. Bu iş sırayla... İstiyorum ki okurlar da aynısını bana yapsın. Bu ama uyandırmakla, bu huzursuz etmekle ve bunun sonucunda gözkapaklarının gittikçe saydamlaşmasıyla ilgili... Yani gözler kapanırken bile görebilmekle...

Romanlarını birer cümle ile tarif etmen gerekse... Hangi cümleleri seçersin?
"Kinyas ve Kayra"; her şeyi reddeden iki insanın sonu belli olmayan bir yolculuğa çıkması... "Zargana"; her şeyi reddeden bir insanın aşık olması... "Piç"; her şeyi reddeden dört insanın gidecek cesareti olmayıp durmaları... "Malafa"; her şeyi isteyen bir insanın her şeye ulaşma çabası... "Azil"; her şeyden ve herkesten uzaktan olan biri... "Ziyan" ise her şeyin mümkün olduğu bir adamın hikâyesi.

röportaj buket aşçı

HAS Kapital


“Devlet emek ile sermayenin pazarda karşı karşıya geldiği ortamda, zayıf olan emeği koruyucu önlemler almak zorundadır… İnsan, piyasadan da, devletten de önceliklidir...

İnsanın ve toplumun devlet ve piyasa tarafından yutulmasına izin vermeyen politikalar izler... Vatandaşlık maaşı, temel bir yurttaşlık hakkı olarak hayata geçirilecektir. Para, çevre, doğal kaynaklar ve emek gibi tabiatı icabı meta olmadığı için piyasa konusu edilemeyen şeylerin değeri piyasada adalete uygun bir şekilde belirlenemez.”
(Has Parti programından...)

Holigana kuzu


Radikal'in geçen haftaki manşetinin üzerine yine aynı gazetenin yazarı Bağış Erten'den bir yazıya dikiz yapalım:

Üniversitede de dayak yedim tribünde de
Önceden belirteyim. İşbu yazı spor sayfalarının sınırlarını zorlayabilir. Yani, Fransız Maliye Bakanı’nın Cantona’ya ayar vermesi gibi durumlarla karşılaşma tehlikem var. Ama bunu yazmaya hakkım olduğunu düşünüyorum. Çünkü üniversitede öğrenciyken de, tribünde taraftarken de polis dayağı yedim ve iki resim arasındaki farkı gayet iyi biliyorum.
Pazartesi günü Radikal’de ‘Öğrenciye Aslan, Holigana Kuzu’ başlığını görünce 15-20 yıl öncesine gittim. Bir yandan taraftardım, bir yandan üniversite hareketi içinde harçlara karşı yürüyordum. Polis de her yerde karşıma çıkıyordu. Ama iki farklı yüzle.
Bir tarafta, yani futbolda öfkesi bile insiyaki, bir grup ‘zibidi’ taraftar yüzünden saatlerce ayakta dikildiği için sinirlenen, hiçbir siyasi güdüsü olmayan bir polis vardı. O çıplak öfkenin hırsıyla cop sallardı. Hırsı geçince de bırakırdı. Diğer yanda, yani üniversitede ise çoğunluğu taraf tutan, önyargılarla donatılmış, şiddeti engellemek için değil şiddete sürüklemek için tavır alan, ‘siyasi’ bir polis söz konusuydu. Kaçsanız da kovalardı ve amacı dağıtmak değil, acıtmak olurdu genelde. Sivil giyimli olanları ismen tanırdık. Benim için korkunun cisimleşmiş halleriydi.
Sadece onlar değil, polisin karşısındakiler de farklıydı. Tribünlerdeki şiddet, genelde bir grup adamın sürüklediği, bazen diğer taraftarları da provoke eden, bazen ‘güdümlü’, bazen kendiliğinden ortaya çıkardı. Hiç bilmediğiniz bir anda ortasında kalabildiğiniz, yönetimi protesto ederken bir anda mağduru olabileceğiniz, pek çok kez linç kültürünü çağrıştıran bir şiddetti bu. Üstelik herkes bilirdi ki, bunu yapanlar, başlatanlar kollanırdı. Kollanmakla kalmaz kullanılırdı da. Bazen bir ‘milli mesele’ için, bazen kulüp içi bir hesaplaşmada... Siz normal taraftarlar olarak polis kadar onlardan da korkardınız. Çünkü bilirdiniz, onlar gözaltına da alınsa yöneticiler çıkarır, sahaya da inse menajer kurtarır. Hatta bazı polisler onları kollar. Ama maazallah bir kez bir kapı önündeki izdihama isyan etseniz hemen sırtınızda hissederdiniz o kalın sopayı.

Yazının tümü:

Comandante Alex

İnsanlar gider...



insanlar gider şarkıları kalır
şarkılar var uzun
yüzyıllar dolanır
şarkılar var kısa
söylendiği yerde kalır
şarkılar var benim şarkılarım
söyletmezler içimde kalır.
aziz nesin

Cantona'nın çağrısı ses getiriyor!



Fransa halkı, Cantona’nın bankalardaki tüm paralarını çekmeye yönelik çağrısına büyük ilgi gösterdi. 7 Aralık'ta gerçekleşmesi beklenen eylem, banka ve hükümet yöneticilerini tedirgin ediyor.

Fransız futbolcu Eric Cantona’nın 6 Ekim tarihli bir röportajda yaptığı çağrı, Avrupa’da bugünlerde büyük ilgi gören bir hareketin ilham kaynağı oldu. Cantona röportajında sokaklarda gerçekleştirilen eylemlerin bir karşılığının olmadığını belirterek halkı gerçek bir devrim için bankalardaki paralarını çekmeye çağırmıştı. Cantona’nın bu röportajı yüz binden fazla kişi tarafından izlendi. Ardından internet sosyal iletişim ağı Facebook'ta kurulan bir grup ve bankrun2010 adlı bir internet sitesi aracılığıyla halk 7 Aralık 2010 tarihinde bankalardaki tüm paralarını çekmeye çağrıldı. Avrupa’da büyük ilgi gören çağrı, 20’den fazla dile çevrildi.

Çevremizde bu kadar sefalet varken mutlu olamayız. Yapılması gereken şeyler var. Bugünlerde sokaklarda olmanın, gösteri yapmanın anlamı nedir? Böyle yaparak kendiniz kandırırsınız. Devrimi başlatmak için elimize silah alıp öldürmeye de başlayamayız. Devrim gerçekten çok kolay bugünlerde. Sistem ne? Sistem bankaların iktidarı üzerine kurulmuş, o zaman bu sistem bankalar üzerinde imha edilmeli. Bu da üç milyon insanın ellerinde pankartlarla sokağa çıkıp, doğru bankalara giderek paralarını çekmesi, bankaların da çökmesidir. Üç milyon, on milyon insan, bankalar çöker, ortada bir tehdit de yok, kan da. Alın size devrim.
Eric Cantona