“Oysa hayat, her bölümünde ayrı bir hikâyenin döndüğü neşeli bir dizi değil, sonunda herkesin öldüğü ve katilin bulunamadığı sıkıcı bi filmdi.” »

Back To The ‘İstanbul’


Kentsel dönüşüm, bilimkurgu ve futuristik İstanbul’un akıbeti

Ezgi Aksoy'un "Kente kapandık" temalı yazısından:
Adalar’a karşı ayrıcalıklı yaşam, geleceğinizin mimarı, yaşam mimarı, minimalizm, İstanbul’da kalan son İstanbul, şehrin göbeğinde rüya gibi bir yaşam, modernizm, burada aradığınız her şey var, ayrıcalık, seçkin komşularınız sizi bekliyor, seçkinlik, rezidansınızda büyülü bir yaşam, gök kule, post-modernizm, gökdelende bahçeli villa ayrıcalığı, yüksek kalite, mutantlara uygun fiyatlar, mutant-modernizm, my tower, your tower, his tower… Kemerlerinizi bağladınız mı? Ya kulunçlarınızı? Sıkı durun kulunç uygarlığı! Kulunçlarınızı, bel fıtıklarınızı, bilimum bel çevresi yağlarınızı ve televizyona bağlı göz bozukluklarınızı bağlayın. Kentçek dönüşüyoruz!

Bana sorarsanız bu kadarını HAL 9000 bile düşünemezdi. Hatta çevreye verdiğimiz rahatsızlık yüzünden kaliteli bir imhaya bile girişebilirdi. Ve sorardı bize tüm bu işlere girişmeden önce; “Are you sure you’re making the right decision? I think we should stop.” (Doğru kararı verdiğinden emin misin? Bence durmalıyız.) Bence de durmalıyız. Hatta mümkünse kendi kendimizi en temiz şekilde, “doğaya zarar vermeden” imha etmeliyiz. Yoksa tüm bu yeşilli dallı güllü kapitalizm, kentsel dönüşmece, A sınıfı ürünler tüketerek dünyayı kurtarmaca, sosyal sorumluluk almaca, yenilenebilir enerji, yenilenemez enerji, toprağı deşmece; koca gezegeni yiyecek. Sonra bu yepisyeni gezegenden de vermeyecekler bir daha. “Game over” diyecek evren. Kripton gezegenine sürüleceğiz belki. Süpermenler tepecek bizi. Ya da Vulcan’da yüksek dozda mantık beynimizi kemirecek.

Bizler, Metropolis’in (1927) hiç bulunamayan eksik parçası değiliz. Üstelik muhtemelen o parçada hayatın anlamını da anlatmıyorlar. Ya da o yüzden bu halde değiliz. “Doğamız bu” da değil! “Machine-Man” (makine adam/Metropolis filminde ortaya atılan sinema tarihindeki olası ilk “robot”) kim şimdi söyleyin?

Ne çok şeyden korkuyoruz; nükleer savaş, deprem, salgın, volkan patlaması, göktaşı çarpması, uzaylı istilası, buzul çağı, küresel ısınma, sular altında kalmak, çöle dönüşmek, teknolojinin çökmesi, makinelerin istilası, zombi istilası, canavar istilası, biyolojik deneyler, uygarlığın sonu, insan soyunun tükenmesi… Korku üzerinde yükselen kocaman bir popüler kültürümüz var. Korktukça da sitelere kaçmak lazım! Sonra şehir sokaklarında yaşayan son adamın hikayesini izlemek için sinema salonlarına koşuyoruz. Gelecek; her filmde, her romanda dönüşüyor, değişiyor, başkalaşıyor. Ve sanki giderek uzaklaşıyor. Gelecek, bir ütopyaya dönüşüyor. Gelecek, Kaf dağının ardında, gökkuşağının dibindeki içi altın dolu sandıkta. Gelecek, Atlantis’in serin sularında. Gelecekte mutlu olacağız. Kansere çare bulunacak, yapma kalp yapacaklar insanlar ölmeyecek, giysiler kendiliğinden kuruyacak, otomobiller uçacak, kendi kendine gidecek, kimse işe gitmeyecek, robotlarımız tüm işleri halledecek, gelecekte uzaya çıkacağız, yeni gezegenler keşfedeceğiz, koloniler kuracağız, savaşlar bitecek… Gelecekte herkes aynı renk giyinecek, tüm evler beyaz ve birbirinin aynı olacak… İşte bu sonuncusundan eminim!

Post-apokaliptik bir filmin açılış sahnesiyiz. Televizyon reklamlarında, bilboard’larda, gazetelerde, gözün gördüğü her yerde uzay üssü reklamları var. Birbirinin aynı apartmanlar; birbirinin aynı koltuklar, aynı televizyonlar ve aynı klozetlerden oluşuyor. Televizyonunuzu nereye koyacağınız, yemek masanızın nerede duracağı, hangi odada çocuk yapılacağı bile belirlenmiş. Ne büyük rahatlık! Düşünün, şehirde yaşayan insanlar günde ortalama 5 bin reklamla muhatap oluyorlar. Durmadan zorluyorlar, bu siteden ev satın alın. Zorluyorlar, mutantlar bu sizin için en iyisi diyorlar. Bu siteden ev satın alın ve geçmiş yaşanmamış olsun. Geçmişi unutun! Bu siteden ev satın alın ve geleceği yaşayın! Kendinizi dünyanın güzel bir yer olduğuna inandırın! Ama kıyamet kopmak üzere, zombiler istilaya ha başladı ha başlayacaklar.

Aslında asıl büyük ve hızlı kıyım dalgası, 80’li yıllarda başladı. Neoliberalizm, tüm gözeneklerimizden içeriye akın etmeye başladığında 80’lerin başıydı. Tüm o eski konaklar, köşkler, tek katlı çift katlı evler bir bir katlediliyor, birer apartmana dönüşüyorlardı. Sokaklar, caddeler, hatta mahalleler istimlak ediliyor, otobanlar, yollar yapılıyordu. Bir şehir hafızasını yitirmek için çıldırıyordu, hafızasını yitirmek için sabırsızlıktan ölmek üzereydi yani. O zamanın insanları da geleceğe ulaşmak istiyorlardı. Star Trek izlenme rekorları kırıyordu. Ziyaretçiler, kertenkele adamlar dünyayı istila etmişti. Merdaneli makineden tam otomatik makineye geçiş ve naylon muşambaların parkeye evrimle süreci. Yerini kalorifere bırakan odun-kömür sobaları. Ve bir kentin sınıf atlayan, teknoloji çağına eren sakinleri… Apartmanlarda yaşayan unutkan insanlar olduk sonra. Konakları, bahçeleri, komşuları unuttuk. Parklar, kırlar alışveriş merkezi oldu. Konaklar, köşkler, yenilmiş birer uygarlık gibi karıştılar tarihe. Babil kulesi gibi yıkıldılar, çıktılar hayatımızdan. Bir şehir, kültürü ve tüm elemanlarıyla beraber yok oldu, yerine yenisi inşa edildi. İstanbul; nostaljik bir kartpostalda, eski romanlarda, şiirlerde soldu, kurudu kaldı. İstanbul düştü!

Şimdi o apartmanlar da yerini sitelere bırakıyor. Kooperatiflerin, mahalle müteahhitlerinin de devri geçti. Şimdi ucuna peynir bağlanmış birer kapan gibi kurbanlarını bekleyen ve birer toplama kampını andıran, dünyanın tüm 3. dünya ülkelerini bir kanser gibi saran ruhsuz siteler var hayatımızda. Hani bir reklamda diyor ya, “ruhumuz olmadan birer makineyiz” diye. Bu cümle artık çağın özetidir ve ulaşılmak istenen ütopyanın (ya da ‘distopya’nın) kendisine dönüşmüştür.

Sunulan bu yeni hayat tipinde, dışarıdakiler içeri giremez! İçeridekiler dışarı çıkamaz! Her avm, komplike bir uzay gemisi gibidir; başka bir yerde var olma ihtimaliniz düşük ve sokaklar, dış dünya tehlikelidir. Bizler, Island (2005) adlı filmde olduğu gibi bekliyoruz sadece. Bekliyoruz ve çok çalışıyoruz o sitelerden bir daire satın alabilmek, o adaya varabilmek için. Oyuna dahil olabilmek, vaat edilmiş topraklara ulaşabilmek için, kendimizi gerçekleştirmek için bekliyoruz. Vaat edilmiş topraklara ulaştığınızda ise, orada koşacak, yürüyecek, orada spor yapacaksınız. Orada alışveriş yapacak, orada yiyecek, orada tüketeceksiniz. İşten eve, evden işe! Orada evlenecek, orada doğuracak, yaşayacak, orada öleceksiniz! Bir daha soruyorum, söyleyin şimdi machine-man kim?

1 müdahale:

Victoire Utku dedi ki...

Müthiş bir derleme olmuş.

Yorum Gönder