“Oysa hayat, her bölümünde ayrı bir hikâyenin döndüğü neşeli bir dizi değil, sonunda herkesin öldüğü ve katilin bulunamadığı sıkıcı bi filmdi.” »

Haftasonu Yalnızlığı #2



Bir zamanlar ne çok dinlerdim, David Bowie'yi. Ruhumu dinlendirmek için sadece. David Bowie söyler, ben Tanrı'nın sesini duyardım... Pencereden yukarı bakardım ve “we can be heroes, just for one day” diye seslenirdim gökyüzünün sessizliğine. Kendimi yalnız hisseder, bundan rahatsızlık duymazdım. Çünkü yaşlı bir bunağın tek satırlık cümlesini ezberlemiştim: “En güçlü insanlar genellikle yalnızdır.

Çalan şarkının sözlerinden anımsıyorum geçmişi. “I'll probably never see you again” diye fısıldarken birileri kulağıma izin vermek istemiyorum belleğimde oluşacak görüntüye... Özlemek istemiyorum hiç kimseyi. Ağzımda propycil ilacından kalan acıyı gidermek için yedi kahve içiyorum, yine gitmiyor. Ne de olsa içen bilir. Şifre ile tuvalete girilen bir mekana daha fazla dayanamıyorum ama yedinci kez soruyorum Eray'a şifreyi: “2874” diyor.

Hastanede bir yakınımı, en yakınımı beklemek için yola çıkıyorum. Yolda gördüğüm komşunun kırk saniyeyi aşmayan konuşması gözlerimi kan çanağı yapmaya yetiyor bile. Sabah dokuzdan gece onikiye kadar oradayım. Askerlikte mi böyle acaba diyorum, kendime. Önce girişi, sonra gelişmesi nihayetinde finali olan bir günü aylara yaymak... Neyse gidince öğrenirim diyerek kestirip atıyorum. Tuzla... Bir zamanlar, her yaz orada olduğum sahil kasabası. Akşamlarını birlikte geçirdiğimiz günler. Özlememek için yeminler etsem de bir yandan hastane içindekini düşünüp, bir yandan onu hayal edebiliyorum. Tüm yeteneklerim “hasret” üzerine mi kurulmuş acaba? Bağımlısı olsaydım bir sigara yakardım ama nefret ediyorum bir şeye bağlı kalıp onu istemekten...

Yarın diyorum, gitmeyeceğim haftasonları için çalıştığım özel kuruma. Dört gündür aramayı ertelediğim kuruma. Gelmemek için... Onlar arıyor zaten, yarın dersin yok gelme, diye... 2 TL yatırıp 190 TL kazandığım bahis oyunundaki sevince benzer bir sevinçle kapatıyorum telefonu. Köftesi hala güzel, Tuzla'nın. Ama ben gitmeliyim...

Akşamın olmasını ve benim hastaneden bir şekilde ayrılmamı iki büyük pizza ile kutluyorum. Üniversitedeyken çok yapardım bunu. Kendime ödül vermeyi... Motivasyonu yüksek tutmayı hep önemsiyordum.

Pazar sabahını mahallenin marketinden alınmış iki dilim havuçlu kek ile karşılıyorum. Markette bünyemi saran şarkı, elbet bir gün buluşacağız. Aynı yerinden bozulmuş bir plak gibi hep aynı yeri tekrarlıyor. “Elbet bir gün buluşacağız.” Çıkıyorum marketten, duygularımı harekete geçirmeden. Bir proje için bir arkadaşla buluşuyoruz. Kolundaki dövmesi enfesti doğrusu: “i'm not the man you think i am...” Kaybedenler Kulübü'nde dinlediğim şarkının sözlerinden bir kesit geliyor aklıma: “Güzel kızlar mezar kazar mı? / Her zaman...

Kendimi ait olduğum tek yerde buluyorum akşam olunca. Yanımdaki dönüp, Ortega Blog'daki yazımı hatırlatıyor. Sen diyor, her maç erken gol atarız diye düşünüyormuşsun. Bu maç olur mu erken gol, diyor. Olur diyorum, olur. Gol olur... “Rıdvan'a ne oldu ya, iyileşti mi” diye bir ara düşünürken gol oluyor. Uzaktan gözlerim kimin attığını seçemiyor ama “bizimkiler”in attığı açık... Bizim çubukluların... Kadıköylü çocukların... Daha fazlasını beklerken 2-1 yenik duruma düşüyoruz. Bizim çocuklar bir şeyler yaparlar diyorum, alırlar... Saçmalama diyor, yanımdaki ses... “Görmüyor musun herifleri?” Görmüyorum. Uzağı görmemek bir şans mı bilmiyorum. Uğultulardan takip ediyorum. Sarı uzun saçları olan cesur yüreği yerde görüyorum. Penaltı... Topun başında Alex. Sonra yine Alex, sonra bir daha Alex... Bir çocuğum olsa ismi ne olur diye düşünme şansı bırakmayan adam. Tanrı'ya şükretmemiz gerekir, onu canlı olarak izlediğimiz için. Bizden yaşça küçüklere anlatacağımız hikayenin adamı. “Bunlar yıldızsa tüm galaksiye koyduk” diyerek üreten beyin. “İki günde 8 gol yedilere karşılık o da bir şey mi bir günde yediği zamanlar da oldu” diyen Fenerli... Bir an heyecan yapıp mesaj üstüne mesaj atan ama sonradan telefonunu kapamak zorunda kalan Beşiktaşlı dost. Futbolun muhasebesi bitmiyor. Soğuk İstanbul gecesinde büyük kalabalığın içerisinden ayrılıp evin yolunu tutuyorum, yarın nasıl traş olacağım sabahın köründe diye düşünerek... Gerçek film “the end” yazısından sonra başlıyor, zira...

3 müdahale:

batu dedi ki...

bağırın ulan portekizce!
EN BÜYÜK FENER diye...
muhteşem bir gündü.

sallanyuvarlan.blogspot.com dedi ki...

Stada giremesemde taraftarla birlikte inönü semalarını dışarıda inletmek güzeldi.

Tuna Demir dedi ki...

Güzeldi herşey, bende maça gidemedim ama sokaklardaydım.

Yorum Gönder