“Bedenimi büyük bir kutuya koyup, üzerinde Avustralya’da herhangi bir adres yazdırıp sokaktan geçen birine postalatacaktım. Böyle bir yarın hayalim vardı..”

Tek vücut, yek hedef



Dönem dönem şampiyon olduğumuz günlere bakarım, aklıma gelir "tek vücut" sözü. Geriye dönüp incelense birçok şampiyonlukta özellikle de -bizimkilerde- görülecek etki de budur. Bir şekilde bir yerlerden bir kuvvet doğar, bunun adı da şampiyonluk olur. Şampiyon olmak, bizim için önemli midir? Şampiyon olmak bazen gerekir, mesela bu sene, mesela şimdi. En çok "Kocaman"a yakışır, bu takımı şampiyon yapmak. Her şampiyonlukta "sazı" birileri eline alır, her şampiyonlukta biraz daha çok "anı" birikir belleklerde.

"Yüreğini koy ortaya", tribünün sahaya tokadı oldu. "Maça biz başlayalım" sesini işittiğimde top daha orta yuvarlağa gitmemişti ama "omuz omuza" başlamıştı. Tribün, iştahlanmıştı. Ender olur böyle şeyler son yıllarda. Tribünün tokadı sahaya yansıdığında maça "onlar" başlasa da beşinci saniyede kapmıştık topu. Isırmaya başlamak rakibi, habercisiydi galibiyetin... Gerçek bir duyguya bu kadar yaklaştığımı hatırlamıyordum. Adeta futboluyla "dövüyordu" bizim Kadıköy'ün çocukları... 2-0 oldu birden. İlk golü başkasında olsa kıskanacağım "cesur yürek" attı, ikincisini de esmer çocuk. Sıradan bir maç değildi bu sanki. Bir anda tribün sahaya indi, bizim mahalleden çocuklar oynadı, aşağıdaki mahalle neye uğradığını şaşırdı...

Ebedi Uykusuzluk



Arkasında hiçbir teşkilatlı güç bulunmayan parmak, tetiği çekip, tek başına bir insanın sahip olabileceği bütün deliliği göstermeli. Uyuyan halkların yataktan düşme zamanı geldi. Gözkapaklarının jiletlerle kesilmesinin zamanı ! Şimdi ebedi uykusuzluk zamanı...

Kaybedenler Kulübü



Doksanlı yıllardaydık. Radyo televizyondan daha önemliydi o sıralar. KENT FM'in "Kaybedenler Kulübü"nü izlemek için "cızırtısız radyo" ayarının yapıldığı yıllardı. Birçokları için 'radyo' fonda çalan şeyler demek olsa da benim için her zaman bir kültürdü. Çocukluğumda futbol maçları dinlemek üzere hayatıma giren "radyo" sonraları hayatımın hep içinde oldu. Kadıköy, Karga, 90'lı yıllar ve radyo birleşince de Kaan ve Mete hep aklın bir köşesinde olur. Şu sıralar ise Kaan ve Mete'nin, iki radyo yapımcısının, hayatları geniş bir kadro ile beyaz perdeye aktarılıyor. Filmin fragmanı ise filmin sitesinden yayınlandı. Son yıllarda radyoyu televizyonla her aldatışımızı özüre dönüştürmek için bize düşense bu filmi kaçırmamak. Başrollerini Nejat İşler, Yiğit Özşener ve Ahu Türkpençe’nin paylaştıkları filmin senaryosu, Tolga Örnek ve Mehmet Ada Öztekin tarafından kaleme alındı.

Haftasonu Yalnızlığı #1



"Hani birlikte kahve içecektik, korktun mu beni kırk yıl sevmekten" diye bir mesaj düşüyor 'inbox'a ve soluğu bir kafede alıyorum. Haftaiçi yoğun telaşlı tempo, haftasonu ise biraz daha makul sayılabilecek bir yorgunluk ertesi muhabbetin eşiğinde buluyorum kendimi. "Anlat diyor" karşımdakiler, bilmiyorlar ki espresso içmeden konuşamıyorum ben. Kendimi yıllarca saklanmış biri gibi hissediyorum her seferinde kulaklarımı tırmalayan o cümle ile : 'Anlat.' Gecikmiyor cevabım. Net oluyor: 'Ne anlatayım.'

"Bir espresso lütfen" dediğimde kendimi İtalya'daymışcasına mutlu hissediyorum. Bir zamanlar hayalimdi orada olmak. Yanımdakiler muhabbete dalmışken henüz teenage dönemindeki bir kızın defterinin son sayfasının açılmış olduğunu gördüm. Bir şiir yazıyordu, bu aslında ilgimi çeken bir şey değildi. Sadece imzasında yer alan ismi garipsemiştim. "Yeraltından" çıkıp 'facebook'a meze olan bir isimdi, Küçük İskender. Şiir belaltı vurmuştu beni:
"Artık kalbim yok ağladığımda sana. Düşündüğümde seni artık kalbim yok. Seni anlatırken birilerine, atmıyor kalbim. Atmıyor kalbim seni gördüğümde rüyalarımda... İstediğin gibi yaptım; artık kalbim yok !"

Bir şiirin beni etkilediği yılları çoktan geçmiştim. Hızla yok oluyordum. Yaşımdan çok küçük futbolcular olduğunda anlamıştım artık futbolcu olamayacağımı ! Bugün de bunu anlıyordum. Saklıyordum karşımda duran kıza hislerimi, her ne kadar masadaki herkesin bildiği gerçeğini unutarak... Aklıma ağlayarak okuduğum bir kitabın sözü geliyordu, "dile getirilemeyen aşk gibisi yoktur." Bu yüzdendi her soruya 'ne anlatayım' diye çıkışmam.

Tüm bunları düşünürken arkada oldukça yaşlı bir bayan ve birkaç genç mırıldanıyorlar. İnsanların haftasonlarını değerlendirmesini bilmediğinden bahsediyorlardı. Oldukça süslü kelimeler, ucuz loser muhabbetleri karşısında dikkatimi oraya verdiğimde içimden bir ses La Fontaine'den masallar diye haykırıyordu.

Uzun süredir bir futbol maçını statta izlememiştim, yine televizyon başına geçmek en mantıklısı diyerek oradan ayrılmaya karar verdiğimde bir öğrencinin bir arkadaşından biraz düşük aldğını ama yazılısının aynı olduğunu söylemesiyle okulların sisteme bir köle yetiştirme vazifesini ne kadar doğru bir şekilde gerçekleştirdiğini anladım. Umrumda değildi sizin notlarınız... Yazılı okuyup not verme gibi bir sıradan işe hiç bulaşmamıştım. Bunu da lisedeki İngilizce hocama borçluydum. "Öğretmenlik kovalamak" ne kadar hoş olsa da bu tür şeyler ilgimi çekmiyordu.

Maç izlemek için eve doğru yol almışken gözüme bir 'dev ekran' önü takılıyor. En son kahvede ne zaman maç izlediğimi unutarak arabayı köşeye çekiyorum ve kendimi kapı önündeki muhabbete atıyorum... Sosyolojik araştırma yapanların kahveleri neden seçmediğini hiç anlayamamışımdır. İlk duyduğum cümle, "Gökhan Gönül, Messi'den sonra en yararlı futbolcu seçilmiştir Avrupa'da" oluyor. Diğeri ise "Avrupa'sını .ikerim" diyor. Birazdan başlayacak maçta Gökhan, Messivari gibi gol atıp o amcaya selam çakacaktır, bundan ise henüz kimsenin haberi yoktur. Sonra Alex... "Alex yararlı değil", "Alex süperdi ama eskiden" gibi klişelere bir tokat gelecekti: "Nenem de genç kızken iyiydi." Bu tarz insanları özlediğimi hissediyorum. Futbolcunun ilk hatasında hemen küfür edilir, ancak oyuncu ilk doğrusunda ise aziz ilan edilir. Bu sapkın kişilikler aslında memleketin her tarafında aynıdır. Bir tarafta sürekli küfürü eksik etmeyen kişiler, bir tarafta "hop bilader küfür yok, hepimiz Fenerbahçeliyiz" diyen kişiler...

Maç bitişi derin duygularla sokağa atıyorum kendimi. Yeniden bir şeyleri hissetmek için. Belki günlerce evden dışarı çıkmadığım günler gelir aklıma. Sokaklarında tesadüfen babamı görebileceğim günleri bulmak için yüremeye devam ediyordum...

Güvercin



bir güvercin havalandı yüreğimden
kalbimdeki tüm saflığıyla beraber.
kardeşim gitti, soframın neşesi gitti..
şimdi ne zaman mevsim kışa dönse
bir kurşunla deldiğim yırtık bir ayakkabıdır yüreğim...

Back To The ‘İstanbul’


Kentsel dönüşüm, bilimkurgu ve futuristik İstanbul’un akıbeti

Ezgi Aksoy'un "Kente kapandık" temalı yazısından:
Adalar’a karşı ayrıcalıklı yaşam, geleceğinizin mimarı, yaşam mimarı, minimalizm, İstanbul’da kalan son İstanbul, şehrin göbeğinde rüya gibi bir yaşam, modernizm, burada aradığınız her şey var, ayrıcalık, seçkin komşularınız sizi bekliyor, seçkinlik, rezidansınızda büyülü bir yaşam, gök kule, post-modernizm, gökdelende bahçeli villa ayrıcalığı, yüksek kalite, mutantlara uygun fiyatlar, mutant-modernizm, my tower, your tower, his tower… Kemerlerinizi bağladınız mı? Ya kulunçlarınızı? Sıkı durun kulunç uygarlığı! Kulunçlarınızı, bel fıtıklarınızı, bilimum bel çevresi yağlarınızı ve televizyona bağlı göz bozukluklarınızı bağlayın. Kentçek dönüşüyoruz!

Bana sorarsanız bu kadarını HAL 9000 bile düşünemezdi. Hatta çevreye verdiğimiz rahatsızlık yüzünden kaliteli bir imhaya bile girişebilirdi. Ve sorardı bize tüm bu işlere girişmeden önce; “Are you sure you’re making the right decision? I think we should stop.” (Doğru kararı verdiğinden emin misin? Bence durmalıyız.) Bence de durmalıyız. Hatta mümkünse kendi kendimizi en temiz şekilde, “doğaya zarar vermeden” imha etmeliyiz. Yoksa tüm bu yeşilli dallı güllü kapitalizm, kentsel dönüşmece, A sınıfı ürünler tüketerek dünyayı kurtarmaca, sosyal sorumluluk almaca, yenilenebilir enerji, yenilenemez enerji, toprağı deşmece; koca gezegeni yiyecek. Sonra bu yepisyeni gezegenden de vermeyecekler bir daha. “Game over” diyecek evren. Kripton gezegenine sürüleceğiz belki. Süpermenler tepecek bizi. Ya da Vulcan’da yüksek dozda mantık beynimizi kemirecek.

Bizler, Metropolis’in (1927) hiç bulunamayan eksik parçası değiliz. Üstelik muhtemelen o parçada hayatın anlamını da anlatmıyorlar. Ya da o yüzden bu halde değiliz. “Doğamız bu” da değil! “Machine-Man” (makine adam/Metropolis filminde ortaya atılan sinema tarihindeki olası ilk “robot”) kim şimdi söyleyin?

Ne çok şeyden korkuyoruz; nükleer savaş, deprem, salgın, volkan patlaması, göktaşı çarpması, uzaylı istilası, buzul çağı, küresel ısınma, sular altında kalmak, çöle dönüşmek, teknolojinin çökmesi, makinelerin istilası, zombi istilası, canavar istilası, biyolojik deneyler, uygarlığın sonu, insan soyunun tükenmesi… Korku üzerinde yükselen kocaman bir popüler kültürümüz var. Korktukça da sitelere kaçmak lazım! Sonra şehir sokaklarında yaşayan son adamın hikayesini izlemek için sinema salonlarına koşuyoruz. Gelecek; her filmde, her romanda dönüşüyor, değişiyor, başkalaşıyor. Ve sanki giderek uzaklaşıyor. Gelecek, bir ütopyaya dönüşüyor. Gelecek, Kaf dağının ardında, gökkuşağının dibindeki içi altın dolu sandıkta. Gelecek, Atlantis’in serin sularında. Gelecekte mutlu olacağız. Kansere çare bulunacak, yapma kalp yapacaklar insanlar ölmeyecek, giysiler kendiliğinden kuruyacak, otomobiller uçacak, kendi kendine gidecek, kimse işe gitmeyecek, robotlarımız tüm işleri halledecek, gelecekte uzaya çıkacağız, yeni gezegenler keşfedeceğiz, koloniler kuracağız, savaşlar bitecek… Gelecekte herkes aynı renk giyinecek, tüm evler beyaz ve birbirinin aynı olacak… İşte bu sonuncusundan eminim!

Post-apokaliptik bir filmin açılış sahnesiyiz. Televizyon reklamlarında, bilboard’larda, gazetelerde, gözün gördüğü her yerde uzay üssü reklamları var. Birbirinin aynı apartmanlar; birbirinin aynı koltuklar, aynı televizyonlar ve aynı klozetlerden oluşuyor. Televizyonunuzu nereye koyacağınız, yemek masanızın nerede duracağı, hangi odada çocuk yapılacağı bile belirlenmiş. Ne büyük rahatlık! Düşünün, şehirde yaşayan insanlar günde ortalama 5 bin reklamla muhatap oluyorlar. Durmadan zorluyorlar, bu siteden ev satın alın. Zorluyorlar, mutantlar bu sizin için en iyisi diyorlar. Bu siteden ev satın alın ve geçmiş yaşanmamış olsun. Geçmişi unutun! Bu siteden ev satın alın ve geleceği yaşayın! Kendinizi dünyanın güzel bir yer olduğuna inandırın! Ama kıyamet kopmak üzere, zombiler istilaya ha başladı ha başlayacaklar.

Aslında asıl büyük ve hızlı kıyım dalgası, 80’li yıllarda başladı. Neoliberalizm, tüm gözeneklerimizden içeriye akın etmeye başladığında 80’lerin başıydı. Tüm o eski konaklar, köşkler, tek katlı çift katlı evler bir bir katlediliyor, birer apartmana dönüşüyorlardı. Sokaklar, caddeler, hatta mahalleler istimlak ediliyor, otobanlar, yollar yapılıyordu. Bir şehir hafızasını yitirmek için çıldırıyordu, hafızasını yitirmek için sabırsızlıktan ölmek üzereydi yani. O zamanın insanları da geleceğe ulaşmak istiyorlardı. Star Trek izlenme rekorları kırıyordu. Ziyaretçiler, kertenkele adamlar dünyayı istila etmişti. Merdaneli makineden tam otomatik makineye geçiş ve naylon muşambaların parkeye evrimle süreci. Yerini kalorifere bırakan odun-kömür sobaları. Ve bir kentin sınıf atlayan, teknoloji çağına eren sakinleri… Apartmanlarda yaşayan unutkan insanlar olduk sonra. Konakları, bahçeleri, komşuları unuttuk. Parklar, kırlar alışveriş merkezi oldu. Konaklar, köşkler, yenilmiş birer uygarlık gibi karıştılar tarihe. Babil kulesi gibi yıkıldılar, çıktılar hayatımızdan. Bir şehir, kültürü ve tüm elemanlarıyla beraber yok oldu, yerine yenisi inşa edildi. İstanbul; nostaljik bir kartpostalda, eski romanlarda, şiirlerde soldu, kurudu kaldı. İstanbul düştü!

Şimdi o apartmanlar da yerini sitelere bırakıyor. Kooperatiflerin, mahalle müteahhitlerinin de devri geçti. Şimdi ucuna peynir bağlanmış birer kapan gibi kurbanlarını bekleyen ve birer toplama kampını andıran, dünyanın tüm 3. dünya ülkelerini bir kanser gibi saran ruhsuz siteler var hayatımızda. Hani bir reklamda diyor ya, “ruhumuz olmadan birer makineyiz” diye. Bu cümle artık çağın özetidir ve ulaşılmak istenen ütopyanın (ya da ‘distopya’nın) kendisine dönüşmüştür.

Sunulan bu yeni hayat tipinde, dışarıdakiler içeri giremez! İçeridekiler dışarı çıkamaz! Her avm, komplike bir uzay gemisi gibidir; başka bir yerde var olma ihtimaliniz düşük ve sokaklar, dış dünya tehlikelidir. Bizler, Island (2005) adlı filmde olduğu gibi bekliyoruz sadece. Bekliyoruz ve çok çalışıyoruz o sitelerden bir daire satın alabilmek, o adaya varabilmek için. Oyuna dahil olabilmek, vaat edilmiş topraklara ulaşabilmek için, kendimizi gerçekleştirmek için bekliyoruz. Vaat edilmiş topraklara ulaştığınızda ise, orada koşacak, yürüyecek, orada spor yapacaksınız. Orada alışveriş yapacak, orada yiyecek, orada tüketeceksiniz. İşten eve, evden işe! Orada evlenecek, orada doğuracak, yaşayacak, orada öleceksiniz! Bir daha soruyorum, söyleyin şimdi machine-man kim?

Öl ya da tap


“Bu dünyada zamanımızı birbirimizi öldürerek ya da birbirimize taparak geçiririz.
‘senden nefret ediyorum. sana tapıyorum.’
Yol almaya devam ederiz; depoyu doldurur, sonra yeniden doldururuz; kendimizi var kılmak en büyük zevklerdenmişçesine, her şey söylenip her şey yapıldıktan sonra bu bizi ölümsüz kılacakmışçasına, azgınlıkla ve bedelsiz olarak kendi ömrümüz içinde bir sonraki yüzyılın iki ayaklısına dönüşürüz. Öyle ya da böyle, öpüşmek de kaşınmak kadar kaçınılmazdır.”


Hep sorulur gibidir


ben şimdi ne yapsam, ben şimdi ne yapsam kaç kere yalnız hem bunu kaç kere söylemek, ne türlü söylemek adına eskimiş fırçalarda, kırılmış şişelerde, tozlanmış ilaç kutularında okunmaz kitaplarda, uzaksı giysilerde, çocuksuz avlularda anlamsız kahvelerde, bir yolun çok ucunda, asılmış koyun butlarında ben şimdi ne yapsam, ben işte ne yapsam kaç kere yalnız kaç kere yalnız, ama kaç kere yalnız, gene kaç kere insan olmalarımla.

Ali Sami Yen


Futbol anılardır. Anılar olmasaydı betonarmelerle duygusal ilişkiler yaşanmazdı elbet. Rengi farketmeksizin futbola gönül vermiş hemen herkesin bir anısı vardır Sami Yen ile. Anıların enkaz oluşu, Sami Yen'in yıkılışı. Bir devir kapanıyor. Sayısız maçlara, sayısız anılara sahip stad yıkılıyor. Elveda Sami Yen...

Kahramanlar cellatlarından daha uzun yaşarlar




metin'in kafasında bir darp var
polis karakolundan morga kadar
mosmor
bir darbe var yüreğimizde beynimizde
soruyor bir işaret fişeği
biz ölerek mi yaşamayı öğreneceğiz hala...
can yücel

İleri demokrasi


Başkanlar Galatasaray'ın yeni stadını gezerken Fenerbahçe atkısı açan Fenerbahçeli işçinin görevine son verildi.

Cem Dizdar'a kulağı verirsek:
Bir emekçi, sadece tuttuğu takımın atkısını açıyor diye işten çıkartılıyor... Sanırım bu olayın gerisinde, stadyumları 'mabet', kutsal bir yer olarak tanımlamak yatıyor. İnsanların hayatlarında kutsal değerler vardır elbette ama her şeyi bir kutsal haline dönüştürünce bir akıl tutulması yaşanmaya başlanıyor.
Düşünsenize, Fenerbahçe, Galatasaray, Beşiktaş ya da diğerleri için kutsal yerler, statlar, renkler yaratılıyor. Sanırım bu da insanların akıl sağlığını zorluyor.
"Madem Türk Telekom Arena o kadar kutsal bir yer olarak görülüyor, o zaman Yıldırım Demirören ve Aziz Yıldırım o çimlere neden bastı?" sorusu geliyor insanın aklına ister istemez.
Şimdi o stadyumun yapımında emeği geçen herkes Galatasaraylı mı? Orada bir çok farklı siyasi görüşten, farklı takım aidiyetlerinden insanların emeği var. O Fenerbahçeli işçi arkadaş, Galatasaraylı arkadaşıyla birlikte atkı açtıysa bundan ne gibi menfi bir sonuç çıkabilir? Bunun kime zararı var? Bir adam çalıştığı yerde, "Buranın yapımında benim de terim var" dediği bir yerde kendi kavlince bir gülücük bırakmaya çalışıyor hayatına, hayatımıza... O iki işçi yan yana emek harcayıp o stada gidecekler için birlikte çalışmadı mı? Aslında mesele futbola bir oyun, kültür ve mizah olarak bakabilmekte. Futbol mizahtan uzaklaşınca paranoyak-şizofrenik tutumlar ortaya çıkıyor. Bu olay, Ahmet Kaya’nın şarkıda söylediği gibi “Nereden baksan tutarsızlık” durumu. Düşün ki, bu hastalıklı hal üzerine biz bile bir şeyler söyleyerek birbirimizi hasta ediyoruz... Ve devamında hastalık çığı gibi büyüyor!