“Bedenimi büyük bir kutuya koyup, üzerinde Avustralya’da herhangi bir adres yazdırıp sokaktan geçen birine postalatacaktım. Böyle bir yarın hayalim vardı..”

Satır arası notları #002



• Bu dünyada ayrılığa denk olabilecek başka hiçbir felaket yoktur. Sonunda gözyaşları aka aka ruhları yerinden oynatmasaydı, ayrılık, önemsiz, küçük şey sayılırdı belki. Bilge kişilerden biri “ayrılık ölümün kardeşidir” diyen adama, “hayır” dedi, “doğrusu ölüm ayrılığın kardeşidir.

• İşe yaramaz bir hayat erken ölümdür der, Goethe ve beni benden alır.

• Geçtiğimiz hafta oynanan derbi maç öncesi Fenerbahçe Stadı'nda bilet kuyruğuna giren taraftarlara gaz bombası sıkan polisleri görünce aklıma Emrah Serbes'in 'Erken Kaybedenler'de iz bıraktığı bölüm geldi: “Öne çıktım. Göz yaşartıcı gaz sıkmanıza gerek yok dedim. Arkadaşlar zaten yeterince duygusal insanlar.

Alo Jüpiter ve Makattan Tantum adında iki fanzin dolaşıma girdi. Punk/hardcore, uzaylılar, dayaklık saç şekilleri, kritikler... Tüketiniz...

• “Niteliksiz insanların star olmasına, kötü filmlere, manasız şarkılara itirazımız var! Ama tepeden bakanlara, entelektüel fetişizm yapanlara da...” Radikal, yeni bir yayıncılık serüvenine imza atıyor. Pazar günleri yayınlanacak Radikal Kritik'te operadan, mimariye, televizyon dizilerinden sokak konserlerine sanatın her dalında sözünü sakınmayan eleştirilere yer verileceğini söylüyor Çınar Oskay.

• “Kaybedenlik bir durum, seçim. Yalnızca oturmak ve seyretmek, beklemeyi bilmek. Bunun içinde Heidegger de var, Camus de, Sartre da, Nietzsche de... Bir nevi eylemsizlik, tamamıyla bir bakış açısından bahsediyorum; birini, bir şeyi kaybetmekten değil! Dinginlik hali. Sakinleşmeyle örtüştüğünü söylemek mümkün. Vazgeçişin tersi, çünkü bir kaybeden intihar etmez; ulaşacağı, değer verdiği bir şey yoktur. Değerli olan her şey değer verdiğimiz kadar var. Bir çeşit bilgelik arayışı diyebilirim buna sonuçta...” Kaan Çaydamlı / 1997

• “Kaybedenler Kulübü” filmden sonra kitapta da buluşuyor! Filmin öyküsü, yönetmen notları, ekiple röportajlar ve özel fotoğrafların bulunduğu kitabın tanıtımını 4 Mart Cuma akşamı Gram'da yapılacak. Filme ruhunu veren muhteşem müzikleri canlı performanslarla sahneye taşıyacak soundtrack partisi ise 14 Mart Pazartesi akşamı Ghetto'da.

Altıkırkbeş yayınları, Mart ayını Bahama Kuşku Serisi ile karşılamaya hazırlanıyor. İşte o hamleler: Şenol Erdoğan'dan Füg / İntihar Notları, Mehmet Ada Öztekin’den “Bir Kadıköy Western’i” - Veronica Pompa İstiyor, Kaan Çaydamlı’nın beklenen eseri “Kişisel Toplantı Notları”, Devrim Altıkulaç'tan Gregor: Evdeki Gergedan...

• “Benim için kitap yazmanın bir futbolcunun antremandan sonra kafayı dağıtmak için 3 km daha koşmasından bir farkı yok. Okumak, yazılı olana karşı algımı o kadar yükseltti ki okuduğum insanlar gibi yazabilmeyi ve beni bir kitap ne kadar heyecanlandırıp etkiliyorsa benim kitabımı okuyan insanın da heyecanlanıp bir şeyleri hayatında değiştirmesini kurguluyorum.” (M.Serdar Kuzuloğlu, Gelecex röportajından)

• Kara haber... Extreme Noise Terror vokalisti Phil Vane 46 yaşında arkadaşları tarafından ölü bulundu. Ölüm nedeni hakkında henüz bir bilgi yok.

• Uykusuzlar... Yaşarken ölmeyi, ölerek yaşamayı sadece uykusuzlar bilir. Gözlerinin altında biriken her küçük torba gördükleri hayallerle doludur.

Lydia Luncheğer yaptığım işlerim herhangi biri ticari başarı kazanmış olsaydı, bunu kendime yönelik ciddi bir aşağılama olarak görürdüm”, der... Derslerde okutulması lazım derdi bu kadın için bir arkadaşım. Geçen öznesi olduğu bir yazıyı sınıfta tercüme bahanesiyle okuttum. Pişman değilim...

• Karşımda sevişen çifti izlerken hatun kişi ile gözgöze gelip hemen telefonu kurcalamak... Ne diyorlardı sizin oralarda? Yalnızlığın anlaşıldığı anlar...

Şöhretten sonra hayat var mı? “Ben seni sevmezdim / Sen bunu bilmezdin / Keşke ben yine seni sevmeseydim / Sen yine de ölmeseydin...”

• Hastene kokusu sindi ruhuma. Huzursuzluk kokuyor hastaneler. Ürpertiyor içimi. Sabırlı olmayı öğretiyor hastaneler insana. Beklemesini onlar kadar bilen yoktur. O cümle geliyor aklıma, ortaokulda okuduğum kitabın cümlesi: “Keşke futbol oynasaymışım; belki de bacağımı Nüzhet’in aşkı kadar yormazdı.

• Dokuzuncu kahvenin ardından Balzac'ın kahve zehirlenmesinden öldüğünü okumam tesadüf müdür sadece? Umarım... Kahve içmenin en iyi yolunun tanelerinin yemek olduğunu söylüyor Balzac. Kafeinsiz kaldığında ise kafasız olduğunu düşünürmüş.

Ellili yaşlara 'gürültü' mektubu



Konserden çıkıyorum, ellili yaşlarda bir amca gözüme ilişiyor. Hardcore dinlemeye gelmiş. Bu gürültüyü nasıl kaldırıyor hayret doğrusu. İşte o sırada Minor Threat tişörtü bana bir fikir veriyor. Ben de o amcamın yaşına gelince doğrusu bir hardcore grubu kuracağım.

Gazı aldıkça etkileniyorum. Emre'yi arıyor gözlerim: Baksana lan diye adama. “Ne olmuş olm” diyor. Nasıl ne olmuş abi elli yaşına gelince kuracağım hardcore grubunun fikrini vermiş adam, o bir efsane...

Dead Kennedys ve Born Against etkileşimli olmalı diyor grup Emre. Bakıyorum o da fikrime sıcak bakıyor ve gruba katılmayı istiyor. Jello Biafra'ya tapıyor herif zaten. Haksız da sayılmaz. Seksenlerin politik HC etkileşimli grubu olmalı bu. Bakıyorum da iyice girdim havaya.

Ellili yaşlara girince de söylenmemiş sözlerimiz olacak. Şimdi öyle miyiz tartışılır ama kuracağımız bu band SXE olmalı. Zaten herifin üzerinde de MT tişörtü yok muydu? Vardı. İşte bu bir işaret olmalı. Belki grup müzikal anlamda bir boka benzemeyebilir ama çıkaracağımız gürültü işe yarayabilir. Müziğinden daha çok felsefesine hayranım zaten.

Peki ya Bad Brains'i de seversin diyor içeriden bir ses. Evet. Çünkü Minor Threat, seksenlerde ve doksanlarda sıkı dostları Washington eşrafından "Bad Brains" grubu ile de sürekli iletişim halindeydi. Ian MacKaye ve Jeff Nelson'ın beraber yürüttükleri Peki ya Dischord Records'a ne demeli!.. DIY etiğine sadık kalınarak oluşturulan label, hardcore scene erken dönemi için oldukça önemli yere geldi. M.T. küllerinden seksen sonları doğan Fugazi'yi ise anmadan geçmek olmaz. Yeterince sxe, yeterince politik, yeterince diy! Ellili yaşlarda kuracağım HC grubunun temelini oluşturacak tüm detaylar Fugazi'de mevcut. HC'dan anladığım bu zira! Belki de apolitik, sadece müzikal anlamda var olan maço grupları sevmeyişim bundandır. Fugazi yeterince maço karşıtı. Çünkü erkek egemenliğine haiz güç gösterili hiçbir şeyi konserinde bulamazsınız. Çünkü desteklediği yayınlar fanzinler!.. Ayakbağı olan her şeyin medyayı ilgilendirmesi sonucu ana akımdakilerin iliklerine sokulduğu punk kültürünün ne kadar deforme edildiği ortada. Kendilerinin popüler magazinler yerine fanzinleri tercih ettiğini ve bir keresinde röportaj için gelenlere nasıl da terso yaptıklarını duyduğumda yerimde duramamıştım. Pushed Bush karşıtı konserleri, politik tavırları...

Emre diyorum “şimdi bu marjinal hareketi ikitelli medyası kaçırmak istemez sanırım.” “Evet eet” diyor. Tabi ki röportaja geldiklerinde kapı dışı edeceğiz. Bizim grubumuz sadece yeraltı röportajı yapar fanzinlere destek amaçlı. DIY piyasası içerisinde kalır. Hem o yaştan sonra gelecek ünün affedersin tam orta yerine sıçarım ben. İstemiyorum ünlü olmak. O yüzden ikitelli kuşları avcunu yalasın.

Olm esasında benim başka düşüncem var diyor Utku. Sen nereden çıktın lan Utku diyorum. En son lisede görmüştüm seni. Nasıl da tarihçi kovalamıştı aykırı sorularından ötürü. Utku ise bir bar peşinde. DIY konserlerinin yapılacağı, metalci ve uzun saçlıların içeri alınmayacağı bir konser sahası inşa etmek istiyor. Oldu olacak bir de halı saha yaptır da vatana millete hayrın dokunsun diyor ve kendi grubum üzerinde düşüncelere devam ediyorum. Pogo seslerini bile işitir gibiyim sanki.

Bir daktilo alıp grubun vereceği konserlerin kritiklerinden de bir fanzin yapılmalı kesinlikle. Ne de olsa burası Türkiye. Konser veren grupların ne hikayeleri vardır ama. Biz nasıl olsa grubu kurduğumuzda ellili, altmışlı yaşlara geleceğimiz için daha da ilginç hikayeler doğacaktır muhtemelen.

Hatta işi abartıp underground diy ahlağı içerisinde bir de records kurmak lazım grubun adına.

Öyle değil mi lan diyorum bizimkilere. Ama etrafta kimse yok. Yatakta pogo yaparken annem kaldırıyor. İşe geç kalıyormuşum. Ne işi lan konserden şimdi çıkıp grup kuruyordum ben...

The Stalin



Kuşkusuz Japon hardcore punk scene için önemli bir çizgi olmuş The Stalin. Michiro Endo grubu kurarken neden bu ismi seçtiğini ise şöyle açıklıyor: “Stalin, Japonya'da kin kusulan nefret ötesi haline gelen bir isim ve bu hayalimizin için gerçekten iyi!..” the Stalin'in kahvelerde dönen hikayesi de oldukça ilginç. Bir şarkı söyledikten sonra seyircileri hırpalaması, tekme tokat girişmesi sonucu birçok konser alanından yasaklanmış. Endo, çekik gözlü ve 32 yaşında iken -ki bu seksenli yıllara tekabül ediyor- kurmuş grubu. Dinlemeden önce Japon hardkorculardan Gauze ve Assfort hakkında biraz bilgi sahibiydim. Özellikle Assfort grubunu keşfettikten sonra sıkça dinlerdim. Hatta herifler Japcore diye bir lokal müzik türü geliştirmişler yaptıkları iş için! The Stalin'e dönersek iyi olmalarının yanı sıra hardcore etiğini benimsemeleri de sevecenliklerine sevecenlik katıyor. 82 yılındaki Stop Jap plağı felaket güzel. Çünkü felaket politik! Anti-milliyetçi ve anarşi sözler kendini gösteriyor. Bununla birlikte, bu albüme Japonların ilgisi artınca kendilerine geliyor kahramanlarımız. Çalıştıkça çalışıyor ve meyvesini sonraları alıyor. MRR'da kendine yer buluyor the Stalin. Hatta Amerikalılarla beraber çalıyorlar. Seksensekiz yılında Sovyet Komünizmin yıkımı ile beraber grup adından "the" ekini atarak sadece Stalin'e çevriliyor. Polonyalıların "solidarity" harekatı ilgisini çekiyor Michiro abimizin ve çekik gözlü vatandaşları için Polonya'ya bir tur düzenliyor. Polonyalı punk grubu Dezerter'ı dinlemeye gidiyorlar hep beraber. Muhtelif kültürel değişimlerle beraber yurda döndüğünde The Stalin'in hikayesini anlatan kısa bir film çekiyor ve yaşananların tüm bir yalandan ibaret olduğunun farkına varıyor.

Haftasonu Yalnızlığı #2



Bir zamanlar ne çok dinlerdim, David Bowie'yi. Ruhumu dinlendirmek için sadece. David Bowie söyler, ben Tanrı'nın sesini duyardım... Pencereden yukarı bakardım ve “we can be heroes, just for one day” diye seslenirdim gökyüzünün sessizliğine. Kendimi yalnız hisseder, bundan rahatsızlık duymazdım. Çünkü yaşlı bir bunağın tek satırlık cümlesini ezberlemiştim: “En güçlü insanlar genellikle yalnızdır.

Çalan şarkının sözlerinden anımsıyorum geçmişi. “I'll probably never see you again” diye fısıldarken birileri kulağıma izin vermek istemiyorum belleğimde oluşacak görüntüye... Özlemek istemiyorum hiç kimseyi. Ağzımda propycil ilacından kalan acıyı gidermek için yedi kahve içiyorum, yine gitmiyor. Ne de olsa içen bilir. Şifre ile tuvalete girilen bir mekana daha fazla dayanamıyorum ama yedinci kez soruyorum Eray'a şifreyi: “2874” diyor.

Hastanede bir yakınımı, en yakınımı beklemek için yola çıkıyorum. Yolda gördüğüm komşunun kırk saniyeyi aşmayan konuşması gözlerimi kan çanağı yapmaya yetiyor bile. Sabah dokuzdan gece onikiye kadar oradayım. Askerlikte mi böyle acaba diyorum, kendime. Önce girişi, sonra gelişmesi nihayetinde finali olan bir günü aylara yaymak... Neyse gidince öğrenirim diyerek kestirip atıyorum. Tuzla... Bir zamanlar, her yaz orada olduğum sahil kasabası. Akşamlarını birlikte geçirdiğimiz günler. Özlememek için yeminler etsem de bir yandan hastane içindekini düşünüp, bir yandan onu hayal edebiliyorum. Tüm yeteneklerim “hasret” üzerine mi kurulmuş acaba? Bağımlısı olsaydım bir sigara yakardım ama nefret ediyorum bir şeye bağlı kalıp onu istemekten...

Yarın diyorum, gitmeyeceğim haftasonları için çalıştığım özel kuruma. Dört gündür aramayı ertelediğim kuruma. Gelmemek için... Onlar arıyor zaten, yarın dersin yok gelme, diye... 2 TL yatırıp 190 TL kazandığım bahis oyunundaki sevince benzer bir sevinçle kapatıyorum telefonu. Köftesi hala güzel, Tuzla'nın. Ama ben gitmeliyim...

Akşamın olmasını ve benim hastaneden bir şekilde ayrılmamı iki büyük pizza ile kutluyorum. Üniversitedeyken çok yapardım bunu. Kendime ödül vermeyi... Motivasyonu yüksek tutmayı hep önemsiyordum.

Pazar sabahını mahallenin marketinden alınmış iki dilim havuçlu kek ile karşılıyorum. Markette bünyemi saran şarkı, elbet bir gün buluşacağız. Aynı yerinden bozulmuş bir plak gibi hep aynı yeri tekrarlıyor. “Elbet bir gün buluşacağız.” Çıkıyorum marketten, duygularımı harekete geçirmeden. Bir proje için bir arkadaşla buluşuyoruz. Kolundaki dövmesi enfesti doğrusu: “i'm not the man you think i am...” Kaybedenler Kulübü'nde dinlediğim şarkının sözlerinden bir kesit geliyor aklıma: “Güzel kızlar mezar kazar mı? / Her zaman...

Kendimi ait olduğum tek yerde buluyorum akşam olunca. Yanımdaki dönüp, Ortega Blog'daki yazımı hatırlatıyor. Sen diyor, her maç erken gol atarız diye düşünüyormuşsun. Bu maç olur mu erken gol, diyor. Olur diyorum, olur. Gol olur... “Rıdvan'a ne oldu ya, iyileşti mi” diye bir ara düşünürken gol oluyor. Uzaktan gözlerim kimin attığını seçemiyor ama “bizimkiler”in attığı açık... Bizim çubukluların... Kadıköylü çocukların... Daha fazlasını beklerken 2-1 yenik duruma düşüyoruz. Bizim çocuklar bir şeyler yaparlar diyorum, alırlar... Saçmalama diyor, yanımdaki ses... “Görmüyor musun herifleri?” Görmüyorum. Uzağı görmemek bir şans mı bilmiyorum. Uğultulardan takip ediyorum. Sarı uzun saçları olan cesur yüreği yerde görüyorum. Penaltı... Topun başında Alex. Sonra yine Alex, sonra bir daha Alex... Bir çocuğum olsa ismi ne olur diye düşünme şansı bırakmayan adam. Tanrı'ya şükretmemiz gerekir, onu canlı olarak izlediğimiz için. Bizden yaşça küçüklere anlatacağımız hikayenin adamı. “Bunlar yıldızsa tüm galaksiye koyduk” diyerek üreten beyin. “İki günde 8 gol yedilere karşılık o da bir şey mi bir günde yediği zamanlar da oldu” diyen Fenerli... Bir an heyecan yapıp mesaj üstüne mesaj atan ama sonradan telefonunu kapamak zorunda kalan Beşiktaşlı dost. Futbolun muhasebesi bitmiyor. Soğuk İstanbul gecesinde büyük kalabalığın içerisinden ayrılıp evin yolunu tutuyorum, yarın nasıl traş olacağım sabahın köründe diye düşünerek... Gerçek film “the end” yazısından sonra başlıyor, zira...

Ultimate Blowup


Infest, Crossed out, Man is the bastard gibi grupları seven power violence meraklılarının seveceği türden müzik icra eden hardcore grubu Ultimate Blowup ile hardcore etiği, müzik, politika ve aşk üzerine lafladık.

Pekala önce Ultimate Blowup'ı ortaya çıkaran gerekçe nedir? Grubun elemanları kimlerdir? Ne yer, ne içerler? Yemekten sonra dişlerini fırçalarlar mı?
Ultimate Blowup'ın ortaya çıkmasında öyle majör bir gerekçeden bahsedemeyiz sanırım. Ben (Uğur oluyor) Sakatat adlı gruptan ayrıldıktan sonra Onur ile bir grup kurmak istedim. Sayısız projede beraber olduğumuz Barış da bu eforun bir parçası oldu ve grup bugünkü kadrosunu tamamladı. Onur:gitar+vokal, Barış:bas+vokal, Uğur:tempo tutmaktan+vokal yapmaktan sorumlu. Tür olarak tansiyonlu hardcore diyorum ben buna ama last.fm'de first wave power violence yazıyor.

Ultimate Blowup müzik yaparken kimlerden etkileniyor?
Tüm grup elemanları çokça şey dinlemekte ve bunlardan etkilenmekte. Ultimate Blowup'ın müziğini baz aldığımızda ise etkilendiğimiz gruplar arasından aklıma ilk gelenler infest, no comment, crossed out, man is the bastard, neanderthal ve tüm eski slap a ham records grupları. Ve elbette hc/punk tarihinin tamamı, grindcore, sludge'ın iyi örnekleri...

Peki neler söylüyorsunuz?
Açıkçası grubun lirikleri her şey üzerine... Yani bunu daily life struggle geyiklerine de yorabilirsiniz herhangi bir politik olguya da. Rahatsız olduğumuz şeyler üzerine yazıyoruz. Her ne kadar klişe bir cevap olsa da yazdığımız şeyler hala geçerliliğini koruyor. Eğitimden topluma uygulanan baskıya, arkadaşlıktan scene'e kadar içimizden gelen her şeyi anlatmaya gayret ediyoruz. İçtenliğin işe yarayacağına inanıyoruz.

Grubun “politik” bir kimliği var mı?
Bu gerçekten zor bir soru. Ultimate Blowup'ı politik duruşumuzu göstermek amacıyla kurmadık esasında. Zira, yegane grup kurma ve müzik yapma amacımız iyi vakit geçirmek. Anarko punk grubu değiliz ya da hayvan haklarıyla ilgili bir şarkı yazmadık henüz...

Peki ama derler ki “politikasız punk/hc kafeinsiz kahve gibidir” (Sanırım Halil Turhanlı, “Türkiye punk tarihi” kitabında kullanmıştı).
Hardcore sadece politikadan ibaret değil. Duruş ve güzel ahlak sahibi olduğu sürece kendinden hiçbir şey yitirmez. Hem kafeinsiz kahve de var, politikasız hardcore da. Seçim insanların. Önemli olan dürüst olmaktır. “Politik” olmak imaj doğrultusunda da belirlenmiş olabilir. Ya da gerçekten inandığı için bir grup politik olabilir. Sonuçta metal gibi fantezik şeyler yerine gerçeklerden bahsediliyor.

Punk felsefesi, hardcore kültürü deyince aklınıza ne geliyor?
Açıkçası, Ultimate Blowup punk felsefesi üzerinde pek kafa yormayan bir grup. Bizler sadece rutin hayatlarımızı yaşamak zorunda kalıyoruz. Çünkü ne kadar radikal düşüncelere sahip olursanız olun bazen şartlar her istediğinizi yapmanıza izin vermeyebiliyor. No Future tarzı bir düşünceye sahip olmadık hiç bir zaman. Aksine, gelecek için güzel planlar yapma peşindeyiz. Vurdumduymazlığı, "gelecek yok" düşünce tarzını benimsemedik. Bugüne kadar kendimizi anarşist ya da dadaist olarak da tanımlamadık. Ama punk felsefesi bunlardan ibaret olmadı hiçbir zaman. Bu "kültür"ün her haliyle yıkıcı bir amaca hizmet ettiğini düşünenlerin yanıldığını düşünüyorum. bence punk'ın yapıcı bir yanı da mevcut. Müziği, lirikleri, anlatmak istedikleri, fanzinleri ve dünya üzerindeki en harika şey olan DIY etiği..

DIY etiği demişken bu “etiğe” sadık bir grup olduğunuzu düşünüyor musunuz? Yerüstüne çıkacak bir güç olsa UB bunu değerlendirir mi? Mesela, büyük kitlelere ulaşma arzusu var mıdır grupta veya elemanlarında?
Ultimate Blowup'ın %100 DIY bir grup oldugunu söyleyebiliriz. DIY grupları destekliyor ve DIY konserler düzenleyip, düzenleyenlere destek veriyoruz. Hiçbir zaman cafcaflı prodüksiyonlara imza atamayacağız. Bir çok provamızı kendi imkanlarımızla kaydediyoruz.. Hardcore müziğinin, UB'ın icraa ettiği alt tarza mensup hiçbir grubu yer üstüne çıkmamıştır sanırsam. Tabii ki isim yapmış büyük ve ilham verici olduğunu düşündüğümüz gruplar var ama bu gruplar hiçbir zaman mainstream tarraa altına yatmadı ve tarih içerisinde de DIY gruplar olarak anıldı. Biz de büyük kitlelere açılma kaygısı, arzusu pek yok açıkçası. Çünkü biliyoruz ki biz sevdiğimiz şeyi çalıyoruz ve bunu seven insanlar bizi bir yerden bulur çıkarır, dinler. Benim için hardcore etiği yer üstünü reddediyor. Çok memnunum şu haliyle...

Yurtiçi ve yurtdışındaki bağlantılarınız nasıl gidiyor?
Yurtiçinde ayağımızın tozuyla 1 ayda 2 konser verdik. İkisine de katılım oldukça azdı. Sağlık olsun diyorum. Yurtiçinde herhangi bir bağlantımız bulunmamakta. Noizine kitlesi dışında bizden haberdar olanlar var mıdır bilemiyorum. Yurtdışına gelince Henry Fonda adlı Alman grupla split floppy yayınladık. Bu splitte prova demomuzdan 1 şarkı bulunmakta. Önümüzdeki günlerde yeni bir kayıt yapmayı planlıyoruz. Split yapmak için bizi bekleyen birkaç grup var. Yurtdışından gelen tepkiler şu ana kadar iyiydi. Yaza doğru katılımımızın kesinleştiği uluslararası bir de powerviolence complation'ı bulunmakta...

Grubun “fanzinler”le ilişkisi ne alemde?
Fanzinlerin hc/punk içerisindeki en önemli şeylerden biri olduğunu düşünüyoruz. Barış önceden fanzin çıkartmıştı. Eskiden ne güzel fanzinler varmış. Fanzinleri seviyoruz...

Yakın gelecek hakkında planlarınız neler?
Yakın gelecek ile ilgili parlak fikirler ya da güzel planlar henüz belirmedi kafamızda. Şarkılarımızı kaydetmek, olabildiğince çok konser vermek, scene içerisinde aktif olmak gibi genel isteklerimiz var sadece.
________________________________________________________________________

Pazar sabahınıza renk katmak için 2009 yılına ait dahke #sekizde yer alan bu söyleşiyi buraya aldık. Daha çok gürültü için grubun myspace sayfasını ziyaret edin.

Alien Kulture: Dün, bugün...



1979 yılıydı. Güney Londra'da, Wimbledon'da bir kafede Asyalı gençler derin bir muhabbete dalmışlardı. Birkaç ay önce gerçekleşen “Muhafazakar Devrim”'in[1] oluşturduğu kederli hava sürüyordu. Anti-Nazi gösterileri, Irkçılığa karşı Rock, Milliyetçi Cephe'ye karşı mitingler... Hiçbiri Muhafazakar Parti'nin seçilmesini engelleyememişti. Asyalı olmak için iyi bir zaman değildi. Yeni başbakan Margaret Thatcher[2], katıldığı televizyon programında “insanlar, ülkenin farklı ve yabancı bir kültürden gelenlerce bataklığa sürükleneceğinden dolayı oldukça korkuyorlar” diyordu.

İnsanlar, umutsuz ve sabırsızdı, protestolar işlemiyordu. Geriye kalansa, punktı. Kafede derin muhabbet içerisindeki gençler bir grup kurmaya kalktı. Asyalı punk grubu...[3] Yaşamlarından ve ikinci nesil göçmen çocukları olarak korkularından söz edeceklerdi. Konuşmalar, sözler ve müzik daha sonra gelecekti. İlk başta ihtiyaçları olan şey bir isimdi. Aslında isim açıkça belliydi: Thatcher onların “yabancı kültür” olduklarını düşünüyorsa, onlar da haliyle yabancı kültür olacaklardı: Alien Kulture...

Asyalı bir punk grubu? Bugün bile bir hayli absürt duran bu fikir 30 yıl önce kim bilir ne kadar garipti... Ausaf Abbas, Azhar Rana, Pervez Bilgrami ve Huw Jones'ın kurduğu grupta Abbas ve Rana altı yaşından beri tanışıyorlardı. Pakistanlı orta halli göçmen ailelerin çocukları olan bu gençler Güney Londra'da yaşıyorlardı. 70'li yılların sonuna kadar Londra'da ekonomi okuyan bu gençlerden Abbas, “Küçükken de gösterilere katılıyordum. Kendimi her zaman politikayla ilgili olarak görürdüm” diyor. Bilgrami ise ikiz aşkları politika ve punk'ı paylaştıklarını söylüyor: “Sex Pistols'ı gördüğüm ilk anı hatırlıyorum. Anarchy in the UK çalıyordu ve ben hafif uyukluyordum. Şarkıyı duymamla sıçramam bir oldu. Birdenbire çalacağım müzik bu, dedim. Parçası olacağım şey bu.

Popüler kültürde Asyalıların etkisinin olmadığı zamanlardı. Aynı zamanda punk'ın da ortaya çıktığı yıllardı. Punk'ın müzik yeteneği olmasa da herhangi birinin bir grup içerisinde bulunabilir düşüncesinden ilham alan Asyalı bu gençler kendi müzik kahramanlarını taklit edebileceklerine inanıyorlardı.

Her ne kadar Bilgrami ya da Rana müzikle ilgiliyse de, Jones grubun en ustası sayılsa da katıldıkları ilk “Irkçılığa karşı Rock” festivalinde oldukça kötü bir performans sergilemişlerdi. Müzik, berbat ötesiydi. Yine de bu önemli değildi. “Alien Kulture” müzik yetenekleriyle değil sözleriyle öne çıkıyordu. Yaşadıklarını yazıyorlardı. Şarkı başlıkları biraz olsun fikir veriyordu: “Anlaşmalı evlilik”, “Karşı Kültür”, “Asya Gençliği”. Bilgrami Britanya'nın ırkçı bir ülke olduğunu söylüyor: “Okuldayken teneffüslerde saklanmak zorundaydım, çünkü bizlere saldıran 20 kişilik çete vardı.

Grubun haberleri çabuk yayılıyordu. Grup, yeni bir değer yaratmıştı ve Oxford'daki konserde Asya televizyonlarından oldukça büyük ilgi görüyordu. Çoğunluğu ırkçılığa karşı yapılan otuza yakın konsere çıkan grup geleneksel Pakistan giysileri ve Dr. Martens botları giyiyordu.[4] Grup üyelerinden Abbas, “bir grubu kurmanın bütün nedeninin yapabileceğinin kanıtlanması olduğuna inanıyorum” diyerek punk'ın çıkışına dikkat çekiyor.

Üzerinden otuz yıl geçmesine rağmen sözler okunduğunda, şarkılar dinlendiğinde onların halen nasıl olabilir de bu denli sağlam kaldığı hayret verici. Single'larını John Peel'e de göndermişler. Abbas bu kasedin hala kendisinde olduğunu söylüyor. John Peel, onların Asyalı olduklarından dolayı radyoda çalıp çalmama konusunda karar veremediğini söylemiş. Fakat sonra çalmış. Çünkü gerçekten çok sevmiş. Rana ise Peel'in en keyif veren yanının David Bowie çaldığı zaman olduğunu söylüyor. Çünkü hastasıydılar... Peel'in desteğine rağmen “Alien Kulture” ana akımdaki müzik medyasından yeterli desteği hiçbir zaman göremediler. Medyanın ilgisizliğine rağmen grup 80'ler boyunca çalmayı sürdürdü. Grup üyelerinin aileleri de bu hikayeyi tam olarak bilmiyorlar. İlk duyduklarında feci şekilde korkmuşlar ve bu “saçmalığı” bitirmelerini istemişler. Eğer aileleri destek verselerdi, konserlere gelselerdi bu baskının da biteceklerine inanıyorlardı aslında.

1981 yazında, tüm hikaye sona erdi. Alien Kulture dağıldı. Otuz yıl sonra grup üyelerinin ne yaptığına baktığımızda ise “bilindik bir hikaye” ile karşılaşıyoruz. Önceleri bu misyonu kendine edinen grup üyeleri, sonraları kendilerini ihtişamlı şirketlerde buldular. Huw Jones şu sıralar kar amacı gütmeyen bir organizasyonda çalışsa da Leeds'te yerel hükümette görev aldı ve bunu siyasi kariyerinin devamı olarak gördü. Bilgrami ve eşi ilk başlarda East Ham'da tek odalı evde yaşarken şu anda altı yatak odası bulunan evinde hayatını idame ediyorlar. Rana bir firmaya ortak ve evinde beş yatak odası bulunuyor. Abbas ise büyük bir Amerikan bankasında müdür. Bugün kendilerine sorsanız, “punk denen meredi ben icat ettim, canım ne istiyorsa onu yaparım”[5] derler mi acaba?

__________________________________________________________________________________

[1] Muhafazakar Devrim, 1979 yılında Margaret Thatcher'ın başbakanlığa gelmesi ile gerçekleşiyor. Başbakanlığı süresince ülkenin yarısını özelleştiren, ne var ne yok satan, tüm işçilere kafa tutan, halkı dinlemeyen Thatcher bu özelliklerinden dolayı “demir lady” sıfatını almıştır.
[2] İktidarlığı süresince tüm rock gruplarının hedef tahtasına dönüşen Margaret Thatcher'a en iyi ayarı verenlerin başında Morrissey gelir: “İyi insanlar, Margaret'i giyotinde görmek ister. Ne harika bir düş... Çünkü onun gibiler, canımı çıkarıyor benim. Ne zaman öleceksin? Ve onun gibiler, hevesimi neşemi kurutuyor. Lütfen öl artık! Ve iyi insanlar, bu düşü gördüklerini gizlemezler. Tersine, gerçek kılarlar, bu düşü gerçeğe dönüştürürler.
[3] 1980 Haziran ayında yayınlanan Skinheads dergisinde geçen bu cümle o zamanı anlamaya yetiyor: “Paki grubu mu? Böyle saçma bir şey duymamıştım...
[4] Johnny Rotten, Sex Pistols belgeselinde şöyle diyor: “Bizim deri ceket ve Dr. Martens giyecek paramız yoktu. Onları konserlerimize gelen zengin veletler giyinirdi.
[5] Kendisine yaşantısı hatırlatıldığında Johnny Rotten “punk denen meredi ben icat ettim, canım ne istiyorsa onu yaparım” der...
[*] Gazeteci Sarfraz Manzoor'dan yararlanılarak tarafımızca yazılmıştır. Fotoğraf 70'li yılların sonundaki Irkçılığa Karşı Rock hareketinde çekilmiştir.

Pazartesi sendromu



Hatırlıyorum kulağımı sağır eden cümleleri. Belaltından vuran o meşhur söylemleri. “...ki Karaköy köprüsüne yağmur yağarken bıraksalar gökyüzü kendini ikiye bölecekti çünkü iki kişiydik.” İki kişiydik, o zamanlar. Herkese eşit payda da düşmüyordu güneşin sıcaklığı. “İleri demokrasi”den nasibini almamıştı güneş... Ya yağmur öyle miydi? Hissederdik, bir zamanlar. Yağmuru da... Komünistti yağmur, herkese eşit payda yağardı. Bunağın dediği gibi, yüzü yağmurla bıçaklanmış bir sonbahardık. Epey önceden... Pazartesileri sevmezdik, çoğunluk gibi...

Onküsür milyon öğrenci, birkaç yüzbin öğretmen ikinci dönemi bu sabah açıyor” diyordu radyodaki o naif ses. Birkaç yüzbinden biriydim, öğrenciler bekliyordu. Ama aklımda olan, sabah kravatı düzeltmeye gittiğimde aynada gördüğümdü. Ne zamandır aynada gördüğüm silüet kendime ait değildi... “Mübarek St Valentine's day”di bugün. Onu da dolmuşta bir arkamda bulunan iki kızın muhabbetinden hatırladım. Biri diğerine kalıplaşmış anti kapitalist söylemleri önceden ezberlediği şekilde aktarırken diğeri de kapitalist halkların sadece bugünlük kendilerini komünist ilan etmelerinden dem vuruyordu. Haksız mıydı, hiç düşünmedim bile. İlgimi çekmiyordu...

Dolmuşun camından yukarı baktığımda gökyüzü sakindi. Belki de “tek” olduğumdan dolayıdır, bilinmez. Ne işim var lan okulda diye kendime hayıflanırken onbeş günlük tatilde işimden yeterince nefret ettiğimi hissettim. Yatmak güzeldi. Bir gece önce hızımı kesememiş, sayısını hatırlayamayacağım Jacobs Monarch ile Jack Daniels içmiştim. Önceki gece Büyükparmakkapı'daki barın aynasında götü başı dağıtacak ama ertesi gün okulda karşıma çıkan liseliye “gömleğini içeri sok lan” diyecektim. Diyalektik materyalizme hastaydım... Zıtlıklar içindeki evren insanı güldürmeye yetiyordu bile. Dün canımın içi olanın bugün yabancı olması o kadar korkunçtu ki...

Her zamanki gibi geç kaldığım “iş yerinden”, okuldan, en kısa şekilde nasıl çıkacağımı düşünüyordum. Lise 3 Edebiyat yazan bir kitap vardı masanın üzerinde. Valiliğin öğrencilere hediye olarak dağıttığı kitapların çizgisiz dosya kağıdına el yazısıyla özet çıkarılmasını isteyen edebiyat öğretmeninin kitabı ! Kahverengi ceketin içine el örgüsü süveter giyen, sigarasını içine çeken öğretmenin kitabı ! Lisede okuduğum bir kitap yüzünden beni Rehberlik Servisi'ne yönlendiren öğretmenin kitabı ! O kitabın arasındaki Ahmet Yaşar imzalı not, özetiydi halet-i ruhiyemin: “...ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi, hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an, mutlu iş yoktur...

Mutlu iş yoktu, bunu “öğretmenler toplantısı” adı altında yapılan kargaşa dolu zihinsel yolculuktan bir kez daha anlıyordum. Onlar toplantı adı verdikleri kurul kararlarını birbirlerine okurken Yahya Kemal'in bir şiiri gözüme ilişiyordu: “Kalbim yine üzgün, seni andım da derinden / Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden / Yorgun ve kırılmış gibi en ince yerinden / Geçtim yine dün eski hazan bahçelerinden...

Hüznü zevk edinenler yaşadığı bölgeden, Kadıköyüne yol alma zamanıydı, inceden. Tek başıma yürürken Fenerbahçe'nin maçına içmezdim epeyce eğer aklıma gelmeseydi yine “o”. Çevremde değişik tezahüratlar kulağımın pasını giderirken, gözlerim ıslak olmazdı eğer tekrarlamasaydım Yahya Kemal'in dizelerini sayısızca. Yanımda olsaydı, önce çingenelerden çiçek alırdım, sonra da en ağır kapitalist olurdum. Yanımda olsaydı, yeniden... Ezmezdim ruhunu sevdiğimin freni patlamış kamyon gibi. Gerçek yalnızlığımla elli bin kişinin arasında bağıramazdım “Fenerbahçem benim... Biricik sevgilim...” diye. Hissetmeseydim, susardım. Göz göze gelemezdim, settekiyle ama insanın yalnızlığı, biricik sevgilisi, ruh ikizi tuttuğu takımmış. Küçükken yenildiği andan itibaren battaniyeyi üzerine çekip ağlanıldığı günlerdeki kadar masumiyetini koruyan bir aşk daha hatırlamıyorum çünkü...

Çamurdan toplar



Sıradanlık korkusu içerisinde kendisiyle yüzleşen, iç sesini dışarıya vururken parlak renklerle maskeleştiren benlikler tanıdım. İçtiğim her yudumda her dumanda zihnimde anlamsız bir yer edindiler ve bu durumda olduklarından dahi haberleri olmayan akıllarıyla beni sorguladılar üç kuruşluk zekalarıyla, tabi anlayamadılar sıradan normumu çözemediler, aksine karışık kafalarıyla girdikleri her düşüncede yarın için bir ümit edindiler; adına hedef, ideal ıvır zıvır diyerek, ama hep ben kazandım fakirleşerek! Yorgunluğumun ve yoksulluğumun tek nedeni kazançlarımın elle tutulur metalar olmayışı değil benliğimin sıradanlığa ve mahkumiyete alışıp geleceğe dair yapıtaşlarını örerken birinin çıkıp bu taşları tekmeler atması da değil! İki şey vardı birisi benim gerçeğim diğeriyse onların gerçeğiydi. Onlarınkisi tanrının ıstakasıyla vurduğu taştan topların bizlere çamurdan yapıldığını anlatmaları! Benimkisiyse bu taşların aslında tanrı olmalarıydı!


Şimdi tam şurada haykıran ya da moraran sinirli düşünceleriyle hangi yolda ilerlediğini dahi bilmeyen ya da bildiği yoldan çıkan sen! Senin yolunda sinirlenmek yok, cinayet yok, aldatmak yok, çalmak yok, yargılamak yok... Senin yolunda bana haykırarak küfretmek yok. Sen ve senin gibiler gerçek bir yol bulana kadar ya da yolundan çıkmadan ilerleyene kadar benim gibiler hep susacak ta ki siz en kestirme yolu yani susmayı öğrene kadar...

Eray Caka bu yazıyı yazarken, hoparlörden gecenin karanlığına yayılan şarkı
Never Ending Nightmare'di, MSG'den...

Satır arası notları #001



• “Her şeyi kaybettiğinizi düşündüğünüzde, kaybedebilecek bir şeyler daha bulursunuz” diyen güzel insan Bob Dylan beat kuşağının incili diyebileceğimiz "On the road" için “Sanırım 1959'da okudum. Hayatımı değiştirdi; tıpkı herkesin hayatını değiştirdiği gibi” diyor. Giriş dizelerinin ruhuma vurduğu tokadın ağrısını halen hissedebiliyorum. “Nefes alıp verdikçe hiç ayrılmasak mı yoksa?” der Walt Whitman, kitabın girizgahında. Bir zamanlar aynısını kız arkadaşıma söylediğimde çok etkilenmişti, onaylamıştı beni ama terk etmesi uzun zaman almamıştı.

• Ara transferin en önemli imzasıdır, dedi Onore "O"nun için. “2004’te başlayan hikayeyi biraz daha uzattık” diyerek özetledi Alex her şeyi. Sen gidersen, çok şeyimiz gider. İleride bizden yaşça küçük olanlara anlatacağımız hikayemiz var bizim.

• Önceki akşam “Avea 2011 Konser Takvimi” için Ghetto'da düzenlenen partiye davet edilenler arasındaydık. Avea'nın Türkiye'de müzik alanındaki konumlarının getirdiği sorumluluk bilinciyle müzikteki değişimleri takip edip gelişimleri izlemesi bakımından önemli bir geceydi.

• D&R mağazası tüm şubelerine bir yazı göndererek Bir+Bir adlı müzik dergisinin satışa sunulmasını yasaklamış. Sansürün ne demek olduğunu anlamak için umarım başımıza gelinceye kadar beklemeyiz. Boşa akıtılmış binlerce spermin anası Sasha Grey ile de yapılmış keyifli bir söyleşi vardı bu sayıda. Derginin Arzuhal bölümünde yayımlanan ‘İstikbal Marşı’ sansüre neden gösterilmiş.

• Tam o sırada Me And My Melody çalıyordu Arid'den. Yine...

• Aşk... “Neden mi bir hayali karakter” dedi, Bela ve devam etti: “Şu ana kadar aşkı kitaplar, müzik, sinema dışında bir yerde gören-hisseden-duyan var mı? Sadece orada ifade edebilir ve görebilirsiniz onu çünkü gerçek değil. Kocaman bir yalan, bir hayali karakter. Ve ne zaman gerçek hayatta gördüğünüzü düşünüp peşinden giderseniz sonunda bulduğunuz tek şey devasa hayal kırıklıkları, daha fazla alkol ve acı...”

• Dün gece Arza'da güzel insanlarla birlikteydik. Yazan, çizen, konuşan, tartışan. Önümüzdeki aylarda keyifli işler çıkarabiliriz.

• Yazılacak şey sonsuzdur... Underground Poetix #8, dolaşıma girmeye hazırlanıyor.

• Vapurda karşımda Jean-Paul Sartre okuyan kıza lisede bu bunaktan ezberlediğim sözleri fısıldadım. “Aşk; iki insanın bilinçlerini birleştirme çabasıdır. Boşuna bir çaba, çünkü insan kendi bilincine mahkumdur.

• Odadan yayılan müzik eşliğinde metrekaresi mütevazi balkondan aşağı baktığımda özlediğimi hissettim birden. Ama onu mu, kendimi mi?

• Sıkı bir kitap. Öğretmenim Mori'yle Salı Buluşmaları... Ama filmi asla bir kitap kadar etkili olamamıştır. Filmi çekilen kitapların kaderinde vardır bu ritüel, alışığız.

• “Beyaz Geceler” Rusya'nın en kuzeyine, St. Petersburg'a gidecek olmamın en büyük nedenlerindendir, Dostoyevski ile birlikte...

• Kadıköylülerin fanzini Khalkedonista'nın #3 nolu hamlesi Rodi'yi selamlayarak yerini alıyor: “Kaybolman mümkün değil / istemediğin sürece...” Fanzin demişken muhteviyatında punk, feminizm gibi konuları barındıran İmansız Taksici fanzinine rastladık Deform'da. Birkaç kopya kaldı, pasifçe tüketiniz...

• Velhasıl duramayacak kadar yorgun, ama ölemeyecek kadar da hayattaydık...

Belaltından Kotlar - 1



...Belki öç almaya kalkışır, ama beceriksizce, miskin miskin, uzaktan uzağa, sinsice ne öç almak hakkına, ne de başarısına inanmadan yapar bunu; öbür yandan öç almak istediği kimseden kat fazla üzüleceğini, ötekinin kılının bile kıpırdamayacağını ta başta bilir.

Bunak derdi edebiyat hocam ona. Ama her şeye rağmen okumalısın da, derdi. Bin yılda bir yazılır böylesi kitap diye hayranlığını dile getirirdi. Zapiski İz Podpolya, bizim bunak Dostoyevski'nin doruğa ulaştığı kitaptır. Ben hasta bir adamım, der ve giriş cümlesiyle tokadı atar ince ama etkili kitabıyla. Tüm bunları düşünürken salondaki hoparlörden yayılan şarkı A Perfect Circle'dan Sleeping Beauty idi. Depresyonda olanların değil, daha derindekilerin şarkısı.

İçeride henüz poşedi açılmamış kanepede oturan Simay kahvesini yapmaya çalışırken, bense havanın biraz kararmasını bekliyordum. Önder ise sekiz aydır görmediği ama aşık olduğu kızı anlatıyordu. “Aşk böyle olmaz” diyordum ona. Benim aşktan anladığım “karşılıksız” olanıdır dediğimde, Önder de “tamam işte karşılıksız bizimkisi” diyordu. Yıllarca okuduğu romanlarda aşkı arayan Önder üç rakı şişesinin yarattığı terleri sevişerek sildiği sevgilisine karşılıksız olarak aşık olduğunu düşünüyordu. Bir erkeğin bir kızdan beklentisi belliydi ve karşılıksız olmasının imkanı yoktu. Aşk başka bir şeydi, şu ana dek sadece tribünde hissettiğim duygu gibi... Önder, bir zamanlar benim de kapıldığım duyguları hatırlatma çabasına girdiğinde aklıma geldi benim de bir kızı sevmiş olduğum geçmiş yaşantılarımda. Bir evimiz olacaktı, duvarlarına tablolar asacağımız. Pembe panjuru değil ama elimde tutacağım darbeli matkabı hayal ediyordum. Mutluluğun tanımı olacaktı bizim için. Sonra Adobe Photoshop'ta kreatifliğin dibine vuracağımız pozlarımız olacaktı. Arkamızı Eskihisar sahiline vermiş, ellerimizdeki yeşil Carlsberg biralarla gülümsediğimiz karelerimizde dişlerimizi sayacaktık. En son kurduğum cümle “yarın görüşelim”, en son dinlediğim cümle ise “yarın haberleşiriz” olmuştu. Ertesi gün ise bir yabancı gibi gelmişti telefonda yazılı ismi ve ben de gelecek planları yapmaktan vazgeçmiştim. Eray'la girdiğimiz Ikea'da gördüğüm matkap bile artık heyecan vermiyordu. Beni sürüklemiyordu ilerideki mesut günlere. Önder ise asla vazgeçemiyordu aylardır göremediği ve dokunamadığı sevgilisinden... Sabah gazetesinin o yaşlı yazarı olsa eminim ki long distance relationship derdi bu aşka.

Simay sıkılganlığını ana diline tercüme ettiğinde ağzından çıkan cümle “yeter artık” oluyordu. İstemiyordu bizim Rus Avangardlar gibi hallere girmemizi. Bizim masallarımız bize kalmalıydı.

...Bu durumda doğanın yasalarını suçlamak yetersizdi. Oysa tüm yaşamım boyunca her şeyden çok o yasalar beni incitiyordu.

Önder evden çıkmaya karar verdiğinde gözüm Dostoyevski'nin kötü çözünürlükte çıkmış olan fotoğrafına takılıyordu. O an o sevimli “bunağın” dünyadan geçtiği için hepimizin ne kadar şanslı olduğumuz gerçeğini düşündüm. Simay'a aynı şeyleri söylediğimde aldığım geribildirim “hı hı” oldu. Pörtföyü genişti, Simay'ın. Ne de olsa Mimar Sinan, Felsefe öğrencisiydi. Bu kadar düşünceli oluşu, Tanju Okan'dan çalan “Kadınım” parçasının yaydığı havadan kaynaklanıyordu. “Bu renksiz dünyayı sevmiştik birlikte” derken Tanju Okan, Simay'ın ciğerlerine teneffüs eden şeyin keder olduğunu anlamak çok da zor değildi. Birlikte olmak için çağırdığım Simay'a dokunamazdım bu haliyle. Yeryüzünde bu ilginç acıyı yaşamayan kaç insan vardı, bilmiyordum. Oysa defalarca düşlemiştik bu anı, Önder'le. Simay için vatan haini bile olabilirdik bir zamanlar. Tanju Okan'ın parçası dönerken gözleri dolmasaydı Simay'ın onunla birlikte olabilirdim. Onlarca kez izlediğim ve kusursuz olmaya özen gösterdiğim öpüşmeyi onun üzerinde gerçekleştirebilirdim eğer görmeseydim onu öyle.

...İstediğim para değil. Daha doğrusu ne para ne de güç istiyorum. Yalnızca güçlü olmakla elde edilen, başka hiçbir yolla sahip olunamayan şey gereklidir benim için. Bu, yalnızlık ile gücün sakin, heyecansız bilincidir.

Kahvesi bittikten sonra valizini toplamasını bekledim Simay'dan. Hayallerimizle dolu yazışmalarımızı kafamızdan geçirdiğimde rüzgarın böylesine ters eseceğini düşünememiştim. Bir başarısızlık öyküsü olabilirdi ama tekrar yalnızlığa dönüşüm için sessizce eşyalarını toplamasını bekledim Simay'dan. Simay gidiyordu. Beni tekrar yaşayan en mutsuz insan yapmak için gidiyordu... Bense bekliyordum, yalın başına kalınacak günleri. Peki bekler miydim hep böyle? İrademin kendimi aldatacağını biliyordum. Daha fazla ezecektim ruhumu...

Haftasonu Muhabbetleri



Alışılmış basitlikte bir haftasonu. Ya da benzeri olmayan olağanüstü bir gün! Hayır ikisinin de ötesinde. Eksantrik havanın duyularımızca algılandığı bir son haftasonu. Ne zaman olur bu? Yeni bir albüm yeni bir kitap ya da etkiliyici bir film. Yo yo yeni bir aşk. Evet bilemedim bunlar çok sıradan oldu. Peki bu sıradanlığın ötesine nasıl geçeriz? Alkol, drug, sex... Yanıldınız bu üçlü asla değil! Kahretsin yaş ilerliyor ve tadını aldığımız bir çok yaşam stili kalitesini yitiriyor. Sonunda web dünyasında oyalanıyoruz! Arada unuttuğumuz sıradanlaşmış sosyal aktivitelerimizi yoklayıp "pazartesi sendromu"nun daha hafif geçmesini sağlıyoruz. Peki bu yol nereye kadar sürer? Ölüm mü? O da belli nasıl oluyor... Defneciğin zamansız bir şekide noktayı koyduğu yaşam serüveni gibi arkasında bıraktığı bir gündem! O da bize çok lüks olur artısıyla eksisiyle. Evet ne önemi var haftasonunun; var oluştan gelip yok oluşa gittiğimiz şu evrende. Bırakın şu haftasonu muhabbetlerini de susmayı öğrenelim!

Co-editör Eray Caka bu yazısını daha önceleri haftasonu yalnızlığı kisvesi altında gündeme gelen sitemizin editörüne ve bittabi Hıncal Uluç'a ithaf etmiştir.

Louis-Ferdinand Céline



Louis Ferdinand Céline... Yirminci yüzyılın en önemli eserlerinden biri kabul edilen romanın yazarı. 1932 yılında yazılan o romanın adı “Gecenin Sonuna Yolculuk.” Birkaç yılda anca bitirebildiğimi hatırlıyorum. Geceleri özellikle de yaz gecelerimin en kıymetli dostu olmuştu okuduğum süre zarfında. Bu uzayan sürenin okunurluk açısından bunaltıcılıkla bir ilgisi yoktu. Kendi geceme ve kendi sonuma beni götüren kitaptı. Adım adım... Bukowski, Hakan Günday, Hemingway gibi yazarları da etkileyen, onlara ilham veren bir kitabın hayatımızdaki önemini ötekileştiremeyiz haliyle. Okuduğum ilk andan itibaren beynimi durduran, nefesimi güçleştiren bu romanla ilgileniyordum ama yazarına duyduğum “duygusal bağı” da inkar edemezdim doğrusu...

Céline ile ilgilendiğimde karşıma çıkan şeyin beni hayal kırıklığına uğrattığını söylemem gerekir sanırım. Onun nazizm hayranlığı veya yanlılığı. Nasıl olur da böyle olabilirdi dediğim yaşlardaydım. Sonraları “asıl korkulması gereken insanlardır, yalnızca onlar” diyen bir insandan bahsedildiği aklıma geldi. Yahudi düşmanı olmakla suçlanmak oldukça hafif kalırdı bu sözün yanında. Kendi fikri önemsizdi, karşımda duran ve gecelerime yön veren romanı onun kendisinden daha önemliydi. Önemli olan “yolculuğumuz”du...

Céline hakkında kalan iki şey vardı bir yazıdan aklımın köşesine bir zamanlar takılmış olan. Birincisi, Marcel Proust'tan sonra Fransa'da okunan en çok yazar olduğu. İkincisi ise 1 Temmuz 1961'de öldüğü... Ellinci ölüm yıldönümünde anılıp anılmayacağı merak konusuydu. Nicolas Sarkozy'nin de “Gecenin Sonuna Yolculuk”a olan hayranlığını okumuştum bir zamanlar. Buna rağmen Fransa'da yıllardır süregelen "Ulusal Anma Derlemesi"nde ismi geçmiyordu Céline'in. Fransa Kültür Bakanı Frederic Mitterrand, Céline'in listeden ismi silindiğini söylüyordu. Fransa'daki Yahudi Birlikleri Başkanı Richard Prasquier ise bakanın jestini hoş karşıladığını açıklayacaktı pek tabi. Ona göre bu insanın onore edilmesinin düşünülüyor olması bile garipti. Şu sıralar Fransa'da tartışılan yoğun şeylerden biri de bu. Bir tarafta önlenemeyen Yahudi düşmanlığına sahip olması. Bir tarafta ise tartışılamayan yazarlık becerisi...

Benim için Céline bir roman karakteridir, hayatımı etkileyen. “Gerektiğinde yalanlanır” derler, romanlar için. “Yolculuğumuz hayalidir.


Sosyal Medya Haftası



Social Media Week 7-11 Şubat tarihleri arasında New York, San Francisco, Roma, Paris, Toronto, Sao Paulo, Londra ve Hong Kong ile eş zamanlı olarak İstanbul'da da gerçekleştirilecek. Sosyal medya konusunda uzmanlar ve tanınmış kişilerin İstanbul'da da bir araya geleceği Sosyal Medya Haftası'na 3 bin kişiden fazla kişinin kayıt yaptırdığı söyleniyor. 5 gün süresince dünyanın 9 ayrı şehrinde etkinlik ve konferanslar düzenlenecek. Etkinlikler 7-8 Şubat'ta Galatasaray Üniversitesinde, 9-11 Şubat tarihlerinde ise Bilgi Üniversitesinde sürdürülecek. Bu üniversitelerin yanı sıra ayrıca Nublu ve Blogger's Base ev sahipliğini üstlenecek.

İstanbul'da düzenlenecek etkinlik ve konferansların programını şurada bulabilirsiniz. Bizlerin de katılım göstereceği Sosyal Medya ve Spor: Fırsat mı? Tehlike mi? panelinde ise Bağış Erten moderatörlüğünde Fırat İşbecer, Burcu Esmersoy, Bülent Timurlenk ve Caner Eler konuşma yapacak. Toplantının amacı sporda sosyal medyanın yarattığı fırsatların ve tehlikelerin sınırını çizmek ve önümüzdeki dönemde nelere kadir olabileceği üzerine fikir yürütmek. Ve bir o kadar da sosyal medya kullanıcılarına bu konuda bir kullanım kılavuzu sunabilmek... Programlara katılabilmek için site üzerinden kayıt olmak gerektiğini hatırlatmış olalım.

Piç



İnsanlık, kendini öldüren ilk insan tarafından ihanete uğramıştır. Ancak sadece zamanın lehine işleyen zamanla zekasının katili ve kurbanı olan insan, intihar etmeyi utanç verici bulmuştur. Ölümsüzlüğün, hayatta kalmaktan geçtiğini öğrendiği için varlığında yamanamaz delikler açarak kendine tecavüz etmeyi öğrenmiştir. Böylece insanlığın unutamayacağı ve tanık olabileceği en korkunç gösteri başlamıştır. Kendisini hamile bırakan insan kendisini doğurmuş ve bir tecavüz bebeği olarak atasının bıraktığı yerden ihaneti devralmıştır.

...cümleleriyle karşılar Hakan Günday, "Piç"te bizi. Dün sanırım altıncı ve son kez aldım bu romanı. Bir sigara yaktım, sonra bir daha. O kelimelerle dans ederken satırlarında, ben ağlıyordum hücrelerime işleyen bilgilerle. "27 yaş bunalımı"na soktum kendimi dün, ruhuma işlenmiş satırları okurken. Hayat seni öyle bir noktaya getirir ki kendini sevdiklerinle savaşırken ve nefret ettiklerinle sevişirken bulursun, diye mırıldandı bir ses gözlerimle kitabın sayfalarını dikizlediğim sırada. Uzatmaya lüzum yok, üstadın dediği gibi “Daha fazla sözünü etmeyelim.”

Zahir Zaman



Saatler, takvimler, ajandalar, yelkovanlar, akrepler hatta kronoloji bile insandan sonra en nefret ettiğim olguydu hayatta, kısa adı "zaman"dı. Her sabah uyanmak zorunda olduğum 7:13 saat ve dakikasıyla ilkokulda tanıştım. 7 yaşında bile insanın belirlediği bir zamanda uyanmak, yaşamak ve ölmek berbat bir duyguydu. 9 yaşıma geldiğimde bir günün 24 saat olmadığını kanıtlamak için uğraşıyordum, öğretmenlerime soruyor ve 1 birime karşılık gelen 60 rakamının anlamını bulmaya çalışıyordum. 15 yaşıma geldiğimde ölen insanları farkettim, hepsi belirli bir zamanda farklı nedenlerle ama aynı şekilde ölüyorlardı, o zaman karar verdim kendimi zamandan soyutlamaya, herkes gibi olamazdım, bir aptalın uydurduğu bu saçma zamana karşı gelecektim.

Bugün saat kaçta neyi yapmam gerektiğini bilmiyor ve umursamıyorum, bir işim yok, kaç yaşında olduğumdan haberim yok ancak çok fazla yaşlı değilim, gördüğüm her tarih ve saatten kaçıyorum, ne zaman öleceğime dair bilgim yok ve savaşım devam ediyor !

Editörün Notu: Oğuzhan Bircan, 'Navlet' kardeşiniz yazdı, size okumak kaldı. Ama siz diyorsanız ki Oğuz Atay "Tutunamayanlar"da beni yazdı, orası ayrı güzel kardeşim.