“Bedenimi büyük bir kutuya koyup, üzerinde Avustralya’da herhangi bir adres yazdırıp sokaktan geçen birine postalatacaktım. Böyle bir yarın hayalim vardı..”

Yenen yine bizdik...



Gittim, nasıl olsa Alex'i izlerim diye... Kırılmış camdan sarkarken düşüncelere daldım. 75 dakika sahadaki çubukluların kötü olmasına aldırış etmeyen adamların “özgüvenine” hayran kaldım. Devre arasında işerken ıslak elleriyle sırtıma vuran adamın “kazanacağız aldırış etme” haykırışıyla irkildim. Alex'in golünden sonra kendini kesen adamlar gördüm. “Benim adım Alex” diyecek çocuğumu hayal ettim. Bir çocuğum olsa ismi ne olur diye düşünme şansı bırakmayan adamın ismini taşıyacak çocuğumu... Sonra karşımdaki elli bin kişiyi düşündüm. İçinde ne çok nefret ettiklerim vardır dedim... 75 dakika telefonumun mesaj kutusunu “bu kez yeneceğiz” diyerek dolduranların heyecanları geldi aklıma. Onların üzülmesinin verdiği mutluluğu düşünerek endorfin salgılamaya çalıştım beynime. Etrafıma baktım. Aileme, üç bin kişilik dev aileme... Onları gördükçe asla kaybetmeyeceğimizi bilmenin verdiği heyecanla attı kalbim. Hepsi için kaldırdım kadehimi. Şerefe? Sağlığa? Yaşama? Ölüme? Neye olduğunu bilmeden... Gözlerimden kan aktı. Uykumu alamayarak öleceğimi düşündüm oradaki üç bin kişi gibi. Aşağıdaki “cehenneme hoş geldiniz” pankartını gördüm. Daha ilk maçımızda koymamızla bitti o düşünce. Bugün Lefter'i dinleyenlerin yarın Alex'i anlatacak adamlar olmasını düşündüm. Bugün yenen yine bizdik. Annemin evde beni beklerken benim sevincimden duyacağı mutluluğu hissettim. Ne güzel...

Özlemek



“... bildiğim tek şey; size anlattığım herkesi biraz özlüyorum. Bizim Stradlater'i ve Ackley'i bile, sözgelimi. Sanırım, o lanet Maurice'i bile özlüyorum. Sakın kimseye bir şey anlatmayın. Herkesi özlemeye başlıyorsunuz sonra.”

Baldırı çıplaklar



Büyük kulüpler taraftar parasına bağımlı olmaktan bıkmış görünüyor, onları kim suçlayabilir ki? Genç işçi sınıfı ile alt orta sınıf adamlar, karmaşık ve çoğunlukla sıkıntı yaratan bir dizi sorunu da beraberlerinde getiriyorlar; teknik direktörler ve başkanlar bu insanların ellerindeki şansı teptiklerini söyleyecek olurlarsa hiç te haksız olmazlar. Üstelik yeni hedef kitle olan orta sınıf yalnızca sahada uslu durmakla kalmayacak, daha çok para da ödeyecektir.

Bu tez, sorumluluk, adalet ve futbol kulüplerinin kendi şehirleri, mahalleri için merkezi bir rol oynayıp oynamaması gerektiği hakkındaki esaslı noktayı gözden kaçırıyor. Fakat bunu bir kenara koysak bile, mantıkta ölümcül bir hata yapılıyor gibi geliyor bana. Büyük futbol stadyumlarında yaşanan keyif kısmen, başkalarını taşımakla başkalarına sırtını dayamanın bir karışımıdır, çünkü koltuksuz tribünlerde dikilmeyen seyirciler, gerekli atmosferi yaratmak için ötekilere muhtaçtır ve bu atmosfer futbolun bel kemiğidir. Koltuksuz tribünler kulüpler açısından en az oyuncular kadar önemlidir; bunun sebebi yalnızca, buradaki taraftarların güçlü tezahuratta bulunması veya kulübe büyük paralar kazandırması değil (bunlar da önemsiz değilse ama), onlar olmasa hiç kimsenin maça gitme zahmetine katlanmayacak olmasıdır.

Düşünsenize, bütün stadyum özel localarla dolu olursa, kim loca için para öder ki? Kulüp, bu locaları, yanında bedava atmosfer sağlandığı zihniyetiyle sattı, dolayısıyla localar en az futbolcular kadar para kazandırır oldu. Peki şimdi tezahüratı kim yapacak? Orta sınıf banliyö çocukları, bunların anne babaları, tezahüratı kendileri yapmak zorunda oldukları zaman da maça gelmek isteyecekler mi? Yoksa kazıklandıklarını mı düşünecekler? Çünkü sonuç olarak kulüp onlara, asıl izlenilmek istenenin yer kazanmak amacıyla kaldırılmış olduğu bir şovun biletlerini satmış oluyor.

Futbolun istediğine karar verdiği seyirci tipi üstüne son bir şey söyleyeceğim: Kulüpler takımın iyi olduğundan, önlerinde kötü bir sezon olmadığından emin olmak zorunda artık, çünkü yeni seyirci başarısızlığa tahammül edemez. Bu insanlar, ligde on birinci sıradayken ve bütün kupa maçlarından elenmişken Martta sizi seyretmeye gelecek türden insanlar değiller. Neden gelsinler ki? Yapacak başka bir sürü şeyleri var.

Demek ki Arsenal.. 1953 ile 1970 yılları arasında olduğu gibi, bir daha on yedi yıl süren bir başarısızlık dönemi yaşayamaz. 1975 ile 1976’da olduğu gibi küme düşme tehlikesi geçiremez. Ya da 1981 ile 1987 arasındaki gibi tek bir final bile oynamadan sezonlar geçiremez. Biz baldırı çıplaklar buna katlandık, takım ne kadar kötü olursa olsun (ki bazen, gerçekten ama gerçekten çok kötüydü) en az yirmi binimiz maçlara geldi. Fakat bu yeni insanlar? Pek sanmıyorum…

Az laf çok caz





Herhangi bir ülke de herhangi bir şehirde haftanın herhangi bir günü ve herhangi
bir saatte sayısı elliyi belki de yüzü geçmese de bir barda, bir bodrumda ya da bir stüdyoda kendi sıkıntılarını atan gençler olduğunu bilmek bile yeterli bir şey. Ne de olsa en iyi sanat eserleri köşede kalmış olanlardır. Bazen bunu İstiklal sokaklarında gezinirken sararmış ve yırtılmış fotokopi bir konser afişi gördüğümde veyahut çok ucuz müzik aletleri ile sahnede üç akorla çalıp söyleyen birkaç velet gördüğümde anlıyorum ki gerçek sanat sokaklarda, bodrumlarda, tuvalet duvarlarında sergileniyor zaten. Sadece zorunluluk yüzünden bu ortamların tercih edilmesi üzücü zira televizyonu açınca yerlilere hiç lafım yok zaten onlar kafadan kopmuşlar yabancı rakırlar “az laf çok caz” felsefesiyle içi boşaltılmış bir müzikle karşımızdalar... Artık bizim grafik göz zevkimiz grafikerlerin ve birinci sınıf jetset sanatçıların ve reklamların ekmek teknesi konumunda. Yapmamız gereken sıkkın gençler gibi kendimizi ifade eden bağımsız ticari kaygısı olmayan kışkırtıcı, ironik, iğrenç sayılabilecek eserler bırakmak... Kelebek ömürlü olması daha da iyi olur belki de...