
Gittim, nasıl olsa Alex'i izlerim diye... Kırılmış camdan sarkarken düşüncelere daldım. 75 dakika sahadaki çubukluların kötü olmasına aldırış etmeyen adamların “özgüvenine” hayran kaldım. Devre arasında işerken ıslak elleriyle sırtıma vuran adamın “kazanacağız aldırış etme” haykırışıyla irkildim. Alex'in golünden sonra kendini kesen adamlar gördüm. “Benim adım Alex” diyecek çocuğumu hayal ettim. Bir çocuğum olsa ismi ne olur diye düşünme şansı bırakmayan adamın ismini taşıyacak çocuğumu... Sonra karşımdaki elli bin kişiyi düşündüm. İçinde ne çok nefret ettiklerim vardır dedim... 75 dakika telefonumun mesaj kutusunu “bu kez yeneceğiz” diyerek dolduranların heyecanları geldi aklıma. Onların üzülmesinin verdiği mutluluğu düşünerek endorfin salgılamaya çalıştım beynime. Etrafıma baktım. Aileme, üç bin kişilik dev aileme... Onları gördükçe asla kaybetmeyeceğimizi bilmenin verdiği heyecanla attı kalbim. Hepsi için kaldırdım kadehimi. Şerefe? Sağlığa? Yaşama? Ölüme? Neye olduğunu bilmeden... Gözlerimden kan aktı. Uykumu alamayarak öleceğimi düşündüm oradaki üç bin kişi gibi. Aşağıdaki “cehenneme hoş geldiniz” pankartını gördüm. Daha ilk maçımızda koymamızla bitti o düşünce. Bugün Lefter'i dinleyenlerin yarın Alex'i anlatacak adamlar olmasını düşündüm. Bugün yenen yine bizdik. Annemin evde beni beklerken benim sevincimden duyacağı mutluluğu hissettim. Ne güzel...














