
Underground Poetix'in #8 nolu hamlesinde yer alan Hakan Günday'ın kısa bir öyküsünü buraya aldık. Dikkatle okuyun!!!
________________________________________________________________________
Uyandı. Karşısındaki duvarın tavanla birleştiği köşeye çakılmış tek flüoresan, gözbebeklerini küçülttü. Avuçlarını çevresinde gezdirdi. Taş bir zeminde yatıyordu. Terlemişti. Bir oyuncak gibi bacaklarını bükmeden, aniden doğruldu. Üzerinde gri bir gömlek ve gri bir pantolon vardı. Her ne kadar dairesinden ne zaman çıktığını hatırlamasa da, son kez aynaya baktığında üzerinde siyah takım elbisesini gördüğünden emindi. Başını önce sola, sonra sağa çevirdi. Gördükleri karşısındakiyle aynıydı: Gri duvarlar. Dizlerini kendine çekip hızla ayağa kalktı ve sol topuğunun üzerinde döndü. Penceresiz ve eşyasız bir odada olduğunu anladı. Hatta bir kapısı bile yoktu. Korktu. Hem de çok. Bağırmaya başladı. Bağırıyor ve olduğu yerde dönüyordu.
“Kimse yok mu? Kimse yok mu?”
Çığlık gibi soruları odayı doldurdu. Hepside yanıtsız kaldı. Tanrısına yalvarmak için başının yukarı kaldırdı. Boynu ve gözlerinin çevresi gerildi. Belki Tanrısını göremedi ama tavandaki yarım daireyle göz göze geldi. Tam olarak, üzerinde on ikiden altıya kadar rakamların olduğu yarım bir saatti. Kadranı beyazdı ve merkezine çakılmış akreple yelkovan çalışıyordu. Hatta on ikiyi dört geçiyordu. Biraz daha dikkatli baktı. Diğerleri siyahken, altı rakamı kırmızıydı. Hiçbir şey anlamadı. Hatırlamaya çalıştı. Her şeyi.
İşten çıkıp eve gelmişti. Arkadaşlarıyla buluşup kulübe gitmişti. Peki ya sonra? Sadece karanlık. İsveçli bir DJ’ in gotik müziği ve karanlık. Tekrar saate baktı. On ikiyi yedi geçiyordu. Sol elini duvarlara sürterek yürümeye başladı. Tavandaki yelkovanla aynı yönde gidiyordu. Her adımında ağzından bir kelime çıkıyordu:
“Kulüpten çıkıp kırmızı gömlekli kızın evine gittim!”
Çıplak tabanlarının üzerinde döndü. Gördüklerinin doğru olduğuna inanamasa da, gerçek, kol mesafesindeydi. Odanın duvarları geri gitmişti. Hemen başını kaldırdı. Tavan genişlemiş ancak saat hala yerindeydi. Nefes nefese okudu: On ikiyi bir geçiyordu. Hiç bir zaman deliremeyeceğini düşünmüş biri olarak sahip olduğu her şeyin sınırındaydı. Zaman geri gitmiş ve oda büyümüştü.
“Hatırlamalıyım!” diye bağırdı. “Kulüpten çıktım. Eve gittim ve uyudum!”
Zemin tekrar titredi. Duvarlar geri gitti. Bu kez saate bakmadı. Ağlamaya başladı. Hıçkırarak, kendisini dizlerinin üzerine bıraktı. Başlangıçta bir hücre büyüklüğünde olan oda, bir hapishane avlusu kadar genişlemişti. Korkunun dudaklarından salya gibi akıttığı bir anda gözlerinin önünde siyah-beyaz bir film oynadı. Filmde kulübe gidiyor ve cam barın ardındaki barmenden küçük bir paket alıyordu. Yer titredi. Oda yeniden bir hücre kadar küçüldü. Saat, on ikiyi on geçiyordu. Kırmızı renkli altı rakamına bakıp, yelkovanın oraya ulaşması gerektiğine inandı. Eğer yarım kadranlı saatin yelkovanı yarım bir daire çizerse, belki de odadan kurtulabilirdi. Ama hafızasını ve bilincini durduramadığı için her yanlış hatırladığı sahne için oda büyüyor ve zaman başa dönüyordu. On ikiye.
“Sakin olmalıyım!” dedi. “Çok sakin! Her şeyi hatırlayabilirim. O barmen bana bir şey vermiş olmalı... Evet, bir paket. Küçük, beyaz bir paket.”
Nefesini kontrol etmeye başlamış olmasına rağmen o kadar korkarak hatırlamaya çalışıyordu ki sesi titriyordu. Yanlış hatırladığı sürece sonsuzlukta kaybolacaktı. Ama şimdilik her şey iyi gidiyordu. Yelkovan, yedi kısa çizginin daha geçmişti. Derin bir nefesi burun deliklerinden yavaşça sızdırarak konuşmasına devam etti:
“Peki, ben paketi ne yaptım? Ne vardı onun içinde? Evet, hatırlıyorum.kırmızı gömlekli kıza verdim. O paketi ona verdim!”
Bu kez hiç beklemediği için dengesini koruyamadı. Yüz üstü düştü. Duvarlar, göremeyeceği kadar uzaklaşmıştı. Saat on ikiyi gösteriyordu. Gri betonun üzerine ağzından iki kelime düştü:
“Hiç kurtulamayacağım.”
Bağırmamış, fısıldamıştı. Gözkapakları gözlerini örttü ve kalbi durdu.
“Üzgünüm. Oğlunuz yüksek dozda kokain almış. Arkadaşları getirdiğinde nabzı durmuştu. Yarım saat önce bir şey yapabilirdik başınız sağ olsun.”
Acı, bir dozer olup çevresinde ne varsa yıktı. Islak süngere benzeyen yüzünü elleriyle kadının çevresindeki duvarlar yok oldu. Geriye sadece acil servisin beyaz kadranlı saati kaldı. Yıllar önce göz göze geldiği, doğumhanedeki saatle aynıydı. Oğlunu kucağına verdiklerinde gece yarısıydı. Şimdiyse oğlunun yüzünü örtüyorlar ve o saat yine gece yarısını gösteriyordu. Doğum ve ölüm saatleri aynı olan 22 yaşındaki bir çocuğun annesi olarak zamanın durduğuna tanıklık etmişti. Zamanın durduğuna ve mekânın yok olduğuna... Oğlunun kokainden girdiği komaya kadın acı kapısından girmişti. Sonra… Sonra her şey bitti. Ama hayat devam etti.
________________________________________________________________________
Uyandı. Karşısındaki duvarın tavanla birleştiği köşeye çakılmış tek flüoresan, gözbebeklerini küçülttü. Avuçlarını çevresinde gezdirdi. Taş bir zeminde yatıyordu. Terlemişti. Bir oyuncak gibi bacaklarını bükmeden, aniden doğruldu. Üzerinde gri bir gömlek ve gri bir pantolon vardı. Her ne kadar dairesinden ne zaman çıktığını hatırlamasa da, son kez aynaya baktığında üzerinde siyah takım elbisesini gördüğünden emindi. Başını önce sola, sonra sağa çevirdi. Gördükleri karşısındakiyle aynıydı: Gri duvarlar. Dizlerini kendine çekip hızla ayağa kalktı ve sol topuğunun üzerinde döndü. Penceresiz ve eşyasız bir odada olduğunu anladı. Hatta bir kapısı bile yoktu. Korktu. Hem de çok. Bağırmaya başladı. Bağırıyor ve olduğu yerde dönüyordu.
“Kimse yok mu? Kimse yok mu?”
Çığlık gibi soruları odayı doldurdu. Hepside yanıtsız kaldı. Tanrısına yalvarmak için başının yukarı kaldırdı. Boynu ve gözlerinin çevresi gerildi. Belki Tanrısını göremedi ama tavandaki yarım daireyle göz göze geldi. Tam olarak, üzerinde on ikiden altıya kadar rakamların olduğu yarım bir saatti. Kadranı beyazdı ve merkezine çakılmış akreple yelkovan çalışıyordu. Hatta on ikiyi dört geçiyordu. Biraz daha dikkatli baktı. Diğerleri siyahken, altı rakamı kırmızıydı. Hiçbir şey anlamadı. Hatırlamaya çalıştı. Her şeyi.
İşten çıkıp eve gelmişti. Arkadaşlarıyla buluşup kulübe gitmişti. Peki ya sonra? Sadece karanlık. İsveçli bir DJ’ in gotik müziği ve karanlık. Tekrar saate baktı. On ikiyi yedi geçiyordu. Sol elini duvarlara sürterek yürümeye başladı. Tavandaki yelkovanla aynı yönde gidiyordu. Her adımında ağzından bir kelime çıkıyordu:
“Kulüpten çıkıp kırmızı gömlekli kızın evine gittim!”
Çıplak tabanlarının üzerinde döndü. Gördüklerinin doğru olduğuna inanamasa da, gerçek, kol mesafesindeydi. Odanın duvarları geri gitmişti. Hemen başını kaldırdı. Tavan genişlemiş ancak saat hala yerindeydi. Nefes nefese okudu: On ikiyi bir geçiyordu. Hiç bir zaman deliremeyeceğini düşünmüş biri olarak sahip olduğu her şeyin sınırındaydı. Zaman geri gitmiş ve oda büyümüştü.
“Hatırlamalıyım!” diye bağırdı. “Kulüpten çıktım. Eve gittim ve uyudum!”
Zemin tekrar titredi. Duvarlar geri gitti. Bu kez saate bakmadı. Ağlamaya başladı. Hıçkırarak, kendisini dizlerinin üzerine bıraktı. Başlangıçta bir hücre büyüklüğünde olan oda, bir hapishane avlusu kadar genişlemişti. Korkunun dudaklarından salya gibi akıttığı bir anda gözlerinin önünde siyah-beyaz bir film oynadı. Filmde kulübe gidiyor ve cam barın ardındaki barmenden küçük bir paket alıyordu. Yer titredi. Oda yeniden bir hücre kadar küçüldü. Saat, on ikiyi on geçiyordu. Kırmızı renkli altı rakamına bakıp, yelkovanın oraya ulaşması gerektiğine inandı. Eğer yarım kadranlı saatin yelkovanı yarım bir daire çizerse, belki de odadan kurtulabilirdi. Ama hafızasını ve bilincini durduramadığı için her yanlış hatırladığı sahne için oda büyüyor ve zaman başa dönüyordu. On ikiye.
“Sakin olmalıyım!” dedi. “Çok sakin! Her şeyi hatırlayabilirim. O barmen bana bir şey vermiş olmalı... Evet, bir paket. Küçük, beyaz bir paket.”
Nefesini kontrol etmeye başlamış olmasına rağmen o kadar korkarak hatırlamaya çalışıyordu ki sesi titriyordu. Yanlış hatırladığı sürece sonsuzlukta kaybolacaktı. Ama şimdilik her şey iyi gidiyordu. Yelkovan, yedi kısa çizginin daha geçmişti. Derin bir nefesi burun deliklerinden yavaşça sızdırarak konuşmasına devam etti:
“Peki, ben paketi ne yaptım? Ne vardı onun içinde? Evet, hatırlıyorum.kırmızı gömlekli kıza verdim. O paketi ona verdim!”
Bu kez hiç beklemediği için dengesini koruyamadı. Yüz üstü düştü. Duvarlar, göremeyeceği kadar uzaklaşmıştı. Saat on ikiyi gösteriyordu. Gri betonun üzerine ağzından iki kelime düştü:
“Hiç kurtulamayacağım.”
Bağırmamış, fısıldamıştı. Gözkapakları gözlerini örttü ve kalbi durdu.
“Üzgünüm. Oğlunuz yüksek dozda kokain almış. Arkadaşları getirdiğinde nabzı durmuştu. Yarım saat önce bir şey yapabilirdik başınız sağ olsun.”
Acı, bir dozer olup çevresinde ne varsa yıktı. Islak süngere benzeyen yüzünü elleriyle kadının çevresindeki duvarlar yok oldu. Geriye sadece acil servisin beyaz kadranlı saati kaldı. Yıllar önce göz göze geldiği, doğumhanedeki saatle aynıydı. Oğlunu kucağına verdiklerinde gece yarısıydı. Şimdiyse oğlunun yüzünü örtüyorlar ve o saat yine gece yarısını gösteriyordu. Doğum ve ölüm saatleri aynı olan 22 yaşındaki bir çocuğun annesi olarak zamanın durduğuna tanıklık etmişti. Zamanın durduğuna ve mekânın yok olduğuna... Oğlunun kokainden girdiği komaya kadın acı kapısından girmişti. Sonra… Sonra her şey bitti. Ama hayat devam etti.










0 müdahale:
Yorum Gönder